14 Aralık 2016 Çarşamba

Baykuş

Gece ne seni uyutmuyor?

Ya da gece seni uyutmayan şey nedir?

Genelde uykusever biriyim, uyudukça uyuyanından. Uyku uykunun mayasıdır ya, benim uyku mayalana mayalana şişer de şişer.

Ama bu gece kaçtı gitti uyku.

Uyku gidince, işitme cihazını da takmaya üşenince, kaldım çınlamalarımla birlikte.

Ziller mi dersin, boru sesi mi dersin, ne ararsan var. Sanki senfonik orkestra. Orkestradaki üflemelilerinin çaldığı bir konser var bu gece.

Konserden sonra ise doğa yürüyüşü geliyor. Dalga sesi, şırıl şırıl ırmak sesi, çıtır çıtır çatlayan buzun sesi. Karanlık bir ormandaki yere düşen yaprakların sesi. Işık olmasa da tüm sesler aydınlatıyor geceyi.

Bir ben duyuyorum. Bir ben yaşıyorum ormanda. Ormanın ağacında, ağacın dalında.

Merhaba, ben baykuş. Sesler ormanının bekçisiyim. Bu gece güvendesiniz nöbet bende; haydi siz uyuyun mışıl mışıl, sıcak sıcak ve uzuuun uzuuun...


1 Kasım 2016 Salı

BABASININ KIZI

82 yaşındaki babamda da işitme kaybı arttığı için, ona cihaz almak farz olmuştu. İki kızı yıllardır işitme cihazıyla yaşayan baba kişisi bir türlü işitme cihazına ısınamamıştı. Belki de kendine kondurmadı, işitme kaybını önemsememişti  o zamanlar. Bu süre içinde ben biraz da bozuldum bizlerin genç yaşta işitme cihazı takıp, babamın yaşına rağmen buna bir türlü yanaşmamasına.

Babacığım cihaz almadan önce televizyonun tüm ses düğmelerini en sonuna kadar getirip seyrediyordu. Televizyonun sesi diğer odalardan değil, evin dış kapısından bile duyulur olmuştu. Özellikle maç seyrettiği zamanlarda evde durmak pek de mümkün değildi.

İlk işitme cihazını zorlamamızla 3 yıl önce denedi. Şöyle bir hafta evirdi çevirdi, arada taktı. Sonra da bunlar benim başımı ağrıtıyor diye iade etti.

Çocukları olarak durumun vahametini görüyorduk fakat bir yere kadar ısrarcı olabiliyorduk. Artık sonunda kimseyi duymak istemediğine bile inandırmıştım kendimi. Zorlamayı, konuyu açmayı da bıraktım.

Sonra, ben tatildeyken; yani yılın Ankara’da bulunduğum 50 haftasında değil, Ankara dışında olduğum hafta içinde işitme cihazı alacağını söyledi. Ya keşke ben de olsaydım falan dedim ama dinlemedi; o hafta iki kulağına da işitme cihazını aldı. Şimdi yazarken fark ediyorum, babamın cihaz alırken beni yanında istemediğini. Belki de bilinç dışında genetik sebeplerden doğan işitme kaybımızdan ötürü suçluluk hissediyordur. Bilinç dışı başka bir alem, bizlere neler yaptığını bilemiyoruz ki çoğu zaman. Böyle minik minik aydınlanmalar ve farkındalıklar ile kapıyı milimetrik olarak açıyoruz oraya doğru sanırım.

Neyse bırakayım bilinç dışını da geleyim elle tutulur, gözle görülür ve ancak işitme cihazıyla duyulur maddi dünyamıza :) Babacığım aldı işitme cihazlarını başladı güzelce takmaya. Açıkçası bu kadar uyumlu olmasını, göstere göstere ve düzenli şekilde kullanmasını pek beklemiyordum ilk tecrübesinden dolayı.

İbadetin yanı sıra ciddi şekilde sosyalleşme alanı olarak gittiği camisine devam etti işitme cihazlarıyla. Gittiği marketlerde kasiyerler ile konuşup onların gönlünü fethetti. Komşusunu durdurup iki çift laf etti. Her zamanki dışa dönük babam işte, hayatına devam ederken içine işitme cihazlarını da dahil etti.

Geçen gün annemi aradım ve babamı sordum. “Bilgisayar kursuna gitti” dedi. Yanlış mı anladım acaba diyerek dediğini tekrar ettirdim.”Baban belediyenin bilgisayar kursuna gitti. Üstelik o kadar azimli ki, uzak olmasına rağmen erkenden kalkıp gidiyor bir haftadır” Hayretler içinde kaldım ama bundan daha fazlası mutlu oldum. Dayanamadım akşamına hemen babamın yanına gittim.

Gittiği kurs internet kursuymuş. Cebinden not aldığı kağıtlarını çıkardı özenle: “Bak kızım google varmış adresini buraya yazdım. Hoca bana bir e-mail hesabı açtı. Bugün gazeteleri okudum internetten. Neler varmış nelerr...” O anda babama karşı hissettiğim sevgi ve şefkatin yoğunluğunu şu anda anlatabileceğim bir kelime yok.

O kadar gururlandım ki kendisiyle. Vücuduna, ruhuna ve zihnine çok iyi bakan, aynı zamanda gelişmeleri de takip etmek isteyen bu yaşı ilerlemiş, fakat  aklı ve ruhu genç adamla çok gururlandım. Bu gururdan biraz da kendime paye çıkardım: “E ben de babamın kızıyım. Azmimi de ondan aldım herhalde.”


Babam şimdi ablamın ona verdiği eski lap topu beğenmiyor. Akıllı telefon istiyor. Şöyle büyük ekranlı, babacığımın rahatça gazeteleri okuyabileceği bir akıllı telefon markası/modeli var mıdır? Ne alalım ona acaba? Önersenize bizlere...

7 Ekim 2016 Cuma

Pembe Ay

Fotoğraf betimleme: El ile çizilmiş pembe kurdele
ve altında Pembe AY :) yazısı
Ekim ayı Meme Kanseri ile ilgili farkındalık ayıymış. Biz ailece Ağustos ayında farkındalığımızı oldukça yükselttik. Sağolsun canım büyük görümceciğim, canım eşimin canım büyük kız kardeşi sayesinde. Benden iki yaş küçük olanı. Dünya tatlısı iki küçük kızı olanı sayesinde.

Büyük bir şok oldu tabi, insan böyle bir şeyi bekleyip, konduramıyor kimseye. Aslında şokumuzun sebebi, hastalığın bize yıllarca filmlerle ve haberlerle kötü anlatılmasından ve bilgisizliğimizden. Tedavilerin ne kadar başarılı olduğunu, bu badireyi atlatanları, hayatına hayat katanları pek bilmeyişimizden...uzun hayatına eskisinden daha mutlu ve anlamlı olarak devam edenleri görüp tanımayışımızdan.  

Oysa her şey bizim bakış açımızla ve onu nasıl kabullendiğimiz ile ilgili.
Görümcecim, kısaca G. diyeyim; maşallah o kadar sağlam ve moralli duruyor ki. Biz de onunla ahenk içindeyiz. Büyük aile bir yürek oldu, sevgiyle kenetlendi G.’nin etrafına. O kadar kenetlendik ki kimsenin düşebileceği bir milim genişliği bile yok.

Süreç kolay değil, sanırım kimse tam bilemez ve anlayamaz yaşayandan gayrı...G. de yaşıyor, öğreniyor ve görüyor. Belki ileride, sular durulunca o da anlatır, paylaşır yaşadıklarını...İçindekileri bilemem, tahmin etmem mümkün değil, ama dışarıdan duruşunu, kendisini hayranlıkla seyrediyorum. Tıpkı hastalığı öğrenmeden önce de yaptıklarını hayranlıkla seyrettiğim gibi...

 Her birimiz ayrı bir şey öğrenip katıyoruz kendimize süreçle. Bol bol şükrediyoruz, etrafımıza daha açık gözler ile bakıyoruz. Belki de tanımadığımız insanların dertleri ile bile daha yakından, daha yürekten ilgileniyoruz.
Bu yaşananlar geçecek bir süre sonra, zoruyla, kolayıyla, gülerek, kahkaha atarak, keyifli anlar geçirerek, uzaklara dalarak, bazen göz yaşı dökerek...insanız çünkü, güleriz de ağlarız da..ama tüm bunlar geçecek... söyleyin bakalım şu hayatta hiç geçmeyen bir şey var mı?

Geçenlerin yerine gelen şeyler olacak biliyorum. Yeni bilgelikler, yeni farkındalıklar mesela. Birbirimizi birbirimize göstermeden bu kadar çok sevebildiğimizi fark etmek...bir olmanın mutluluğunu yaşamak...güvenmek, güvenebilmek hesapsızca...asla yalnız hissetmemek...umudun hep orada var olduğunu bilmek...geleni olduğu gibi kabullenmek...kabullenip de elinden gelenin en iyisi ile ona uyum sağlamak...tevekkül ile hayata bakmak...ve kim bilir daha neler neler...


G.ciğim seni hep gıpta ile izledim. Azmine, inancına, gayretsiz ve doğal güzelliğine, inceliğine, aklına, başarılarına, yılmamana hep hayran oldum. Kendimde eksik olan şeylerin tam halini sende gördüm. Feyz aldım, örnek aldım, saygı duydum ve takdir ettim. Şimdi bu hislerim bambaşka bir boyutta ve artışta...Hala gördüğüm en güzel ve en aklı başında kadınsın. Bunların yanı sıra hep hissettiğim ama dillendirmediğim bir şey varsa o da seni ne kadar çok sevdiğimdir. Seni çok seviyorum, seni çok seviyoruz. Her şeyinle ve tüm varlığınla bu sevgiyi ve daha fazlasını hak ediyorsun...

15 Temmuz 2016 Cuma

Sayın Sürücü'ye Mektup

Sayın sürücü,

Sizden özür dilemek için bu satırları yazıyorum. Kusura bakmayın dün ışıkta beklerken karşımda durduğunuzda sizi fark etmedim. Oysa hazır ve nazır olmalıydım biliyorum.

5 metre uzağımda durup bana seslendiğinizi duymalıydım. Tam zamanında ve tam yerinde olarak, başka bir işle uğraşmaksızın size sorduğunuz adresi anlatmalıydım kusura bakmayın.

Konuştuğum telefonu kapatmalıydım. Haklısınız benim o ışıklarda durup sizi ve soracağınız soruyu pür dikkat beklemem gerekiydi. Telefonuma yanıt vermemeliydim. Tabi ki.

İşte bu sebeplerden dolayı siz bana çıkıştığınızda yerden göğe kadar haklıydınız: Bir saattir bağırıyorum, duymadınız Büklüm sokak nerede!!!!

“Afedersiniz ama telefondaydım!” dememeliydim belki de. Açıklama yapmaksızın sürücü beyin buyurduğu soruyu sessizce ve sakince cevaplamalıydım.

Çok üzgünüm sayın sürücü, o ışıkta sizi beklemeliydim. Sizi duymalıydım, beş metre daha size yaklaşıp sorduğunuz adresi tarif etmeliydim. Kusuruma bakmayın. Sizi duymadığım için. Çok üzgünüm. Gerçekten çok üzgünüm.



Duyamadığım için.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Cup Cup

Çocukken denizde ya da havuzda zaman geçirmeye bayılırdım. Tüm günü denize girip çıkarak, kumdan kale yaparak ya da yüzerek geçirebilirdim. Zaman geçtikçe üşenmeye başladım. Güneşlenmeye bile üşenir oldum. Su ile aramız bozuldu. Kilo aldım, vücudumdan utandım. Bikinili ya da mayolu ortalıklarda dolaşmak istemedim. Üzerine işitme kaybı da eklenince, işitme cihazımdan ayrılıp suya girmek istemedim. Özellikle yeni tanıştığım insanlar ile suya girmekten çekinir oldum. İşitme cihazımı çıkardığımda onları net duyamayacağım için.

Oğlum da her çocuk gibi tüm günü güneşin alnında ve suda geçirmek istiyor. Üzerine bir de benimle güneşin altında ve suda oynamak istiyor. Yıllardır bir şekilde yazları su ile haşır neşir olmadan, oğlumla oynama işini başkalarına devrederek geçirmeyi başardım. Fakat bu yaz aklım başıma geldi...

9 yaşına giren oğlum daha kaç yaz benimle oynamak isteyecek ki? En fazla 3 yıl sonra arkadaşları ile takılıp beni kendi ortamında görmek bile istemeyecek belki de. Peki ben 3 yıl sonra pişman olmayacak mıyım kaçırdığım ve geri dönmeyecek zamana? Suya girmeyerek ve oğlumla oynamayarak olabilecek bir sürü güzel anıyı yok ettiğimi fark ettim. “Bu yıl” dedim kendi kendime: “Her şeyi, kilomu ya da işitme kaybımı boşverip oğlumla tüm günü suda zevkle ve mutlulukla geçireceğim”.

Bayram tatilinden istifade vardık yine deniz kenarına. Giydim mayomu, sürdüm güneş kremimi. Çıkardım işitme cihazımı. Bıraktım önyargılarımı, korkularımı, utançlarımı ve başkaları ne der kaygılarımı. 39 yaşındaki koca kadın, daldım kuma, daldım suya, denize kah atladım çivileme, kah atlayamadım balıklama. Kumdan kale yapmaya kova içinde su taşırken yanlışlıkla suyu oğlumun üzerine döktüm. Sonra başladık birbirimizi kovalamaya, kovalarla su savaşı yapmaya. Sahildeki herkes bize baktı. Hiç oralı olmadım, orada sadece ben vardım, canım oğlum vardı, kahkahalarımız vardı.       İ-na-nıl-maz eğlendik.

Kilolarımı, işitme cihazımı ve işitme kaybımı unuttum tüm gün. Denizin sesini, kahkahalarımızın gürültüsünü ve oğlumun davudi sesini duydum ve anladım. Çok ilginç; o anlarda dünya üzerinde sadece ikimiz vardık. Ben onu duydum ve anladım. Ben ona uydum, onunla aktım, onunla bir oldum.
Görme engelliler için betimleme: Oğlumla sahilde çekilmiş fotoğrafımız, oğlum beni öpüyor, ben gülümsüyorum.
 O andaki mutluluğumuz kim olduğumuzdan ya da görüntümüzden
daha önemli olduğu için fotoğrafı özellikle flulaştırdım, görüntümüz bulanık. :)


Son zamanlardaki olaylar, insana elde olmadan hayatın sınırlı süresini hatırlatıyor. Şu sınırlı süreli hayatımızda aslında en önemli şey sevdiklerimizle geçirdiğimiz hoş ve değerli zamanlar değil mi? Anılar kütüphanesine koyduğumuz gülen yüzlü fotoğraflarımız ve kahkahalarımız küçücük hayatlarımızın en büyük zenginliği değil mi?

29 Haziran 2016 Çarşamba

Anlar

Görme engelliler için betimleme: Defter sayfasına el yazısı
ile Nefes alabildiğimiz ama kalbimizin kırık dökük olduğu anlar...
Gözlerimizin dolu acı baktığı anlar
bu anlar...#istanbul #yine 
yazılmış.
 
Herhangi bir kişiyi düşündüğümde, özellikle aklıma gelen bazı anlar olur. Küçük, sıradan fakat işte o kişiye özel, değerli anlar. 

Mesela babamı düşündüğümde aklıma ilkokul bitiminde birlikte gittiğimiz okul pikniği gelir. Her yer çok kalabalıktı oturacak yer bulamamıştık. Babam kocaman bir masayı kaldırmış annemle bana doğru getirmeye çalışıyordu. O sırada önünü çok göremediği için masanın ucu birinin kafasına vurmuştu. O kişi de babama çıkışmıştı, hatta basbayağı bağırmıştı. Babacığım tepesinde kocaman masa, mahcup bir şekilde gıkını çıkaramamıştı. Masayı boş bir yer bulunca bırakmış, bu sefer de annemle bana sandalye bulmaya koyulmuştu. O anda çok üzülmüştüm. O ağır yükü kaldırdığı için, kaldırmayı tam beceremeyip birinin kafasına çarptığı için, çarptığı kişi ona bağırdığı için, bağrıldığında haksız olduğundan cevap veremediği için çok üzülmüştüm. Ben de bir şey yapamamıştım; babama bağıran kişiye “O bize yer bulmaya çalışıyordu sen de o koca kafanı yoldan çekseydin” diyememiştim. Hala o an aklıma geldiğinde içim sızlar inceden.

Annemi düşündüğümde ise aklıma gelen anda ise daha küçüğüm. Karlı bir günde yolda yürüyoruz. Ben annemin elinden tutuyorum. Ufak ufak yolda giderken kaymaya çalışıyorum buzda eğlencesine. Bu tür konularda çok yetenekli olmadığımdan ayağım kaydığında toplarlanamıyorum ve popo üzeri düşüyorum pat diye. Düşerken de annemi düşürüyorum haliyle. Çok korkuyorum kızacak diye. Yolda “Torununuzu mu gezdiriyorsunuz?” diye soranlara “Ben onun annesiyim” cevabını veren annem kızacak diye çok korkuyorum. O zaman ellili yaşlarında olan anneciğim düşünce bir yeri kırılacak diye çok korkuyorum. Bir yandan popom acıyor bir yandan da annemin gözünün içine bakıyorum. Neyse ki kızmıyor. Hem de hiç. Toparlanıyoruz buzun üzerinde ve konu hakkında konuşmadan devam ediyoruz yolumuza. Biraz suçlu, oldukça mahcup ama sevinçliyim annemin sinirlenmediğine. Canı acımış mıdır diye düşünüyorum ama korkuyorum ona sorup konuyu açmaya.

Dünkü patlamada hayatını kaybedenlerin nasıl anları vardı acaba? Sevdiklerinin onlarla ilgili hatırladıkları anlarda neler vardı? Anlar bir vardı, bir yoktu. Arada kocaman bir patlama vardı. Kulakları sağır eden, vücudu parça parça bölen patlama. En çok da hayalleri öldüren patlama. Çünkü hayaller gelecekte olacak anlardı.


Şimdi elimizde sadece anlar var. Belki de sadece “şu an” var. Nefes alabildiğimiz ama kalbimizin kırık dökük olduğu, boğazımızın yumru ile tıkandığı, gözlerimizin dolu acı baktığı anlar şu anlar. Sadece “insan” olanlar bunu anlar... 


22 Haziran 2016 Çarşamba

NEMRUT

Dikkat edin bu bir gezi yazısı değildir. Yani Nemrut’a gitmedim. Hoş, gitmeyi çok isterim ama başlığın anlamı başka. Nemrutum ben.  Huysuz, mutsuz ve tatsızım bazen.

Bazen böyle küçük küçük şeyler birikip küçük bir tepecik haline geliyor içimde. Telefonda anlamadığım bir söz, yanlış anladığım haliyle de yanlış cevapladığım bir soru bazen de duymadığım için birilerinin beni şöyle işaret parmağı ile kolumdan dürtmesi. Bir şeyi anlamadığım zamanki yüz ifademin fotoğrafını çekse birileri, nasıl şapşal göründüğümü bazen çok merak ediyorum.

Bazen tüm gürültüden herkesten uzaklaşmak istiyorum. Kendi mağarama kaçayim da kimse görmesin modu yani. Şöyle yanıma bir iki günlük nevalemi de aldım mı, kimse değmesin bana da, keyfime de.

Bazen de sokaklara akmak istiyorum; herkesle konuşmak istiyorum. Gürültünün kendisi olmak istiyorum. Kahkahamın gürültüsü olsun, adımlarımın gürültüsü olsun, mutluluğumun sesi olsun istiyorum. İstiyorum da istiyorum.


Bir tek ben miyim acaba böyle hisseden? Yok mu hiç içinizde böyle bir uçtan bir uca gidip gelen?
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu