31 Aralık 2015 Perşembe

Üç Bade

Fotoğraf: El yazısı ile Üç Bade yazılmış
31.12.2015
Büyük ailemizin bir yılbaşı geleneği vardır. Yılbaşını evde, annemin masasının etrafında yediğimiz keyifli yemekle kutlarız. Yemek yerken de sırayla herkes geçen yılın değerlendirmesini yaparak, yeni yıl için dileklerini sıralar. Bu konuşmaların ilkini 2006 yılına girerken yapmıştık. Dile kolay bu yıl tam 10. büyük soframız olacak kısmetse.

Genelde herkesin birinci isteği, masada oturanların eksilmemesi, misafirler, aileye girecek damat (çünkü üç kız kardeşiz) ya da bebek ile çoğalmasıdır. Şükür ki masamızda oturan kişiler eksilmedi. Büyüklerimiz hala başımızda, bizler de sağlıkla olduğumuz yerdeyiz işte.
Aynı şeyi ben burada da yapmak istedim. 2015’i değerlendirmek ve 2016 ile ilgili hayallerimi ve hedeflerimden bahsetmek istedim. Biliyorsunuz ki ben zaten her fırsatta niyet etmeyi ve dilek dilemeyi seven bir şahsım.

2015 gücenmesin ama toplumumuz için çok iyi hatırlanmayacak bir yıl oldu. Her tarafımız acı, savaş, ve ölüm doldu. Çok şeyi kaybettik. Kaybettiklerimizin en önemlisi ise umudumuz oldu. Biz 2015’te toplum olarak gerçekten çok mutsuz olduk. Bu sebeple 2015’in kara izlerini temizlemesini diliyorum 2016’dan. Bizlere umut vermesini diliyorum. Bizleri mutlu etmesini diliyorum. Çocukların acı çığlığını değil, mutluluk ve oyun çığlıklarını duymak istiyorum. İnsanların kendilerini güvende hissetmelerini diliyorum. İnsanlığa bomba, silah ve mermilerden uzak, huzurlu bir yıl diliyorum.

Bana gelecek olursak, genel gidişattan çok etkilendim. Umudumu kaybettiğim zamanlar oldu. Çok mutsuz olduğum da oldu. Yine de en sonunda olumlu düşünüp, sonucunun hayırlı olacağına inandım tüm bunların. Böyle düşünüp yarın için ne yapabilirim diye sordum kendime sürekli.

2015’in benim açımdan en güzel tarafı buraya yazmaya başlamamdı. Yazmaya başlayana kadar çok düşündüm. İçimde çok şey biriktiğini fark ettim. Yazarak daha sağlıklı, daha mutlu ve daha olgun biri olma yolunda adım atmaya başladım. Yazmak bana iyi geldi, hem de çok iyi geldi. Yaşadıklarım, onları yazacağım için bir anlam kazandı.

2016’da ise daha fazla okuyup, daha fazla yazmayı diliyorum. İçimi doldurup sonra da taşmayı diliyorum. Taşanları paylaşmayı diliyorum. Paylaştıklarımın gönülden gönüle akmasını diliyorum. Halk ozanı gibi anlatmışım meramımı şimdi; onlar gibi rüyamda üç bade içip, tanrı vergisi yeteneğime kavuşmayı diliyorum. 


Yeni yılın herkesin hayal ettiğinden çok daha güzel geçmesini diliyorum...

29 Aralık 2015 Salı

Şaşkın

Fotoğraf: 29.12.2015 El yazısı ile
Şaşkın yazılı defter sayfası
Ben bu bloga başlamadan önce işitme kaybıma çok üzülüyordum.

O kadar üzülüyordum ki ben; çorapları diz altına kadar çekili, saçı iki yandan örgülü ve kısa elbiseli bir küçük kızmışım gibi, elimden tutan kimse yokmuş gibi, dünya üzerinde bir ben kalmışım ve etrafımdaki tüm evren üzüntü doluymuş gibi üzülüyordum. Kimse görmesin diye başını önüne eğerek, gizlice, sessizce ve iç çeke çeke ağlayan bir küçük kızmışım gibi üzülüyordum.

Neyse ki bunun üzerinden doksan küsur blog yazısı geçti :)

Geçen gün “İnsanlar Neden Hasta Olur?” isimli kitabı okurken birden aklıma şu soru geldi: Bir mucize olsaydı da işitme sinirlerim geri gelseydi ve tamamen normal duyabiliyor olsaydım ne yapardım?

İnanın bir-iki saniye aklıma hiç bir şey gelmedi. Tabi ki çok çok mutlu olurdum...ama ... ama diye bir şeyi düşündüğümü fark ettim. İşitme kaybımdan sonra yaşadığım bir nevi olgunlaşma hissini kaybeder miydim? Ya da kulaklarımın duyduğu zamanlardaki kadar sorumsuz ve amaçsız halime geri mi dönerdim? Gerçekten ne yapardım diye düşündüm? Hımm, mesela müzik dinlemek... Mesela yeni bir dil öğrenmek. Mesela yeni öğrendiğim dilde müzik dinlemek :)

Eee, bunları şimdi de yapabilirim ki ben...


Böyle hissetmek, böyle düşünebilmek, o kadar çok zamanımı aldı ki.  Şu anda bu satırları yazdığıma bile inanamıyorum, fakat gerçekten hissettiklerim bunlar. İşitme kaybım olsa da ben hayalini kurduğum şeyleri yapabilirim. Ha, kolay olur demiyorum. Yalnız başıma da yaparım demiyorum. İnsanlardan ya da aygıtlardan alacağım yardıma ihtiyacım olabilir. Olsun. Sonuçta yapabilir miyim? Yaparım ya, yaparım. Hem de öylesine kendimi vererek, öylesine hissederek ve öyle bir bilinç ile yaparım ki...O çorapları diz altına kadar çekili, saçları iki yandan örgülü ve kısa elbiseli üzgün küçük kız bile şaşırır yaptığıma...

24 Aralık 2015 Perşembe

İşitme kaybının faydaları?

Fotoğraf: 24.12.2015 El yazısı ile işitme
 kaybının faydaları? yazılı defter sayfası 
“İnsanın bir duyusunun kaybının faydası mı olurmuş ayol “ demeyin. Bakış açısına göre neyin kayıp, neyin kazanç olduğu çok değişkendir. Benim kafamın da biraz değişik çalışmasından olacak, algım ile yorumum normal insanlardan oldukça farklıdır. Sonuçta, aşağıdaki noktaları göz önüne alınca kazanç mı kayıp mı kararını vermek size düşüyor:
  • İşitme kaybı, hiiiç dinlemek istemediğiniz ve aynı şeyleri tekrar tekrar anlatan kişilere karşı mükemmel bir kaçış yoludur. Karşınızda bırbırbır konuşan biri varsa, çaktırmadan kapatırsınız cihazı, dinlersiniz kafanızı...(Yine de arada onları dinliyormuş gibi başınızı sallamayı unutmayın ama)
  • Kendinize daha önce fark etmediğiniz yetenekler geliştirmek zorunda kalırsınız. Mesela dudak okumak gibi. Dudak okumayı söktüğünüzde gizli ajan bile olabilirsiniz! Sizden çok uzakta oturan kişilerin konuşmalarını deşifre ederek soğuk savaşı bile bitirebilirsiniz...Ya da... sadece başkaları hakkında bir şeyler öğrenebilirsiniz. Size söylemedikleri halde ;)
  • Geliştirmek durumunda kaldığınız diğer bir özellik de detaylara dikkat etmek olur. Gözler fıldır fıldır döner, burun her kokuyu alır, ten daha da duyarlı olur. İnanın bu şekilde samimiyetsiz insanları şıp diye anında tanırsınız. Dedikleri ile yaptıkları arasındaki farkı anlamanız uzun sürmez, çünkü ister istemez mükemmel bir gözlemci olmuşsunuzdur.
  • Tüm gücünüzü ve dikkatinizi duymaya verdiğiniz için gerçekten çok iyi bir dinleyici olursunuz. Birisi size bir şey anlatırken o anda, o yerde ve kesinlikle o kişiyle birliktesinizdir. Size bir şey anlatan kişiye konsantre olduğunuz için karşınızdakine kesinlikle daha iyi ve daha değerli hissettirirsiniz. Çünkü siz karşınızdakini dinlemezsiniz, onu hissedersiniz.
  • Yalnız kalmaktan keyif alırsınız. Sosyalleşirken harcadığınız enerjiyi yerine koyabileceğiniz, tamamen yalnız geçirdiğiniz anlar size çok iyi gelir.
  • Gördüklerinizi, duyduklarınızı ve hissettiklerinizi birleştirip yorum yapmak konusunda ustalaşırsınız. Bu size olayları daha geniş açıyla anlama fırsatı verir. Sadece duyduğunuza ya da sadece gördüğünüze güvenmezsiniz. Daha temkinli yaklaşan bir kişi haline gelirsiniz, çünkü anca duyduğunuzu destekleyecek kanıt bulduktan sonra doğruya karar verirsiniz.  Bu bakış açısı yaşadığınız tüm hayata sirayet eder, daha sağduyulu biri oluverirsiniz.
  • Kesinlikle daha çözüm odaklı hale gelirsiniz. Günlük hayatta yanlış anlayıp doğru yanıt vererek kaldığınız gülünç durumları atlattıktan sonra sorunlara yaklaşımınız değişir. Oluşan durumları hemen düzeltmek zorunda kaldığınızdan, çözüm konusunda yaratıcılığınız gelişir. Soruna üzülecek zaman yoktur. Bunun yerine durumu kurtarırsınız. Sonra da bir bakmışsınız ki hayatınızın her alanında çabuk ve yaratıcı çözümler üretiyorsunuz.
  • İşitme kaybının verdiği bilinç ile engellilik ya da toplumdaki farklılıklar konusunda daha duyarlı olursunuz. Bakış açınız genişler. Bunu doğru şekilde kanalize edebilirseniz, gönüllü çalışarak ya da diğer aktiviteler ile topluma faydalı olabilirsiniz.
Benden bu kadar...Peki siz ne düşünüyorsunuz? Sizce eklenecek ya da çıkarılacak noktalar var mı? 

22 Aralık 2015 Salı

Peri Tozu

22.12.2015 El yazısı ile Peri Tozu yazılmış
defter sayfası
Bu blogu oluştururken amacım yaşadıklarımı neşeli ve umut dolu bir şekilde paylaşarak, biraz olsun farkındalık yaratmaktı. Bir kişi bile okusa, işitme kaybıyla yaşananları anlasa, o bile kardı benim için. Sevgi ve şevkle başladım ben yazmaya. Yazdıkça iyi hissettim, güzel yorum aldıkça büyük bir ödül kazanmış gibi gururlandım.

Bir süredir yazdıklarımı beğenmiyorum, çünkü neşe ve umut dolu yazamadım. Blogun kıstaslarına uymadığını düşündüğüm için ise yayınlamadım. Belki gereğinden fazla duyarlı bir insanımdır, belki gündem beni kendi hayatımdan bile uzaklaştırmıştır. Belki de sadece inanılmaz dinamik bir ülkede yaşıyoruzdur! Biraz olumsuz yazılar yazmamın sebebi bunlardan herhangi biri ya da hepsi birden olabilir.

Blogta yazı yayınlamayınca da bunun benim için büyük bir dert haline geldiğini fark ettim. Aklımı başıma devşirdim. Asıl dersimin kendimi bu şartlarda bile neşeli ve umut dolu tutmak, hatta bunu paylaşıp yaymak olduğunu anladım.

Pazar gecesi televizyonda Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın bağış etkinliği vardı. İyi insanların varlığı olduğu sürece umut hiç bitmezdi ki...Programı duygulanarak seyrettim. Beni saran tatsız havayı biraz değiştirdi. Bu tatsız havayı tamamen dağıtmak ise sadece benim yapabileceğim bir şeydi.

İşbu yazı ile bloguma geri dönüyorum. Eğer ben üzerime düşen vazifeyi yapabilirsem, umutla ve neşeyle yazabilirsem, umudun belki birazı da okuyanlara bulaşır değil mi? 

Aynı masallardaki peri tozu gibi, toz üflenince değdiği yerleri pembeye döndürür değil mi?


Püfffff!  ;)

18 Kasım 2015 Çarşamba

LEKE

Fotoğraf: El yazısı ile Leke yazılmış defter sayfası. Leke'nin son
e'sinin üzerinde bir leke var.
Sanırım dünyanın sonu yaklaşıyor. Gerçekten. Doğaya yaptıklarımız yeterli gelmemiş olacak ki işi kısa yoldan bombalarla, silahlarda ve toplu katliamlarla halletmeye çalışıyorlar. Paris’te olanları duyduğumda Kenya- Garissa’da, Suruç’ta, Ankara’da ve Beyrut’ta olanları duyduğumda hissettiklerimi hissettim , çünkü hepimizin insan paydasında kardeş olduğumuzu bundan 20 yıl önce öğrendim.

18 yaşında hayatında hiç tek başına yolculuk yapmamış bir kız çocuğu olarak önce uçağa, sonra Ecnebistan metrosuna ve sonunda da trene binerek bir öğrenci konferansına gittim. Yine kendimin sınırlarını zorladığım zamanlardı. İnat etmiştim; önce seçilecek, sonra da tek başıma gidecektim. Internet yeni yeni yerleşiyordu hayatımıza. Internet sayesinde uluslararası öğrenci konferanslarından haberdar oldum. Internet sayesinde onlara başvurdum ve kabul edildim.

Orada Ecnebi birinin evinde kaldım. Bana çok iyi davrandı. Hatırlıyorum ilk gece kaldığım kızın evini bulamadım, kaybolmuştum. Boynumdaki kimliğimde yazan adresi bulmama bir Ermeni yardım etti. Baktım şöyle bir çocuğa, bize haberlerde bahsettikleri zalimlere hiç mi hiç benzemiyordu.

Sonra başka konferanslara gittim. Zenci grup arkadaşımla tiyatro oynarken ondan biraz çekindiğimi, ona dokunamadığımı fark edip kendimden utandım. Tarkan’ın şarkısını söyleyen Sırp kızlara kızıp sahneye çıktım. İşte Türkçe böyle söylenir dedim. Sonra o Sırplardan biri benim en yakın yabancı arkadaşım oldu. İstanbul’a geldi, bizde kaldı. Anne- babamla tanıştırdım. O, annemlerin yanında saygısından bacak bacak üzerine atmazdı biliyor musunuz? Düğünüme geldi, yanına bize hediye olarak takacağı altını alıp.  Oğlumun doğumuna geldi. Önemli anlarımda hep yanımda oldu. Bizimkilerin 4. kızı oldu. Gelenek görenekte hiç bir farkımız yoktu. O Ortadoks’tu sadece. Bunun öneminin olmadığını onunla öğrendim. Tüm Sırp’ların adının kötü kalpli insanlar yüzünden lekelendiğini gördüm.

Sonra bir de Kıbrıs Rum’u ile arkadaş oldum. Atina’daki evine lokum ve nazar boncuğu alıp gittim. Baktım dairesinin altında lokumcu var, kapısının üzerinde ise nazar boncuğu. Bu kadar mı benzeriz arkadaş dedim. Aile yapıları,  herşeyleri bizlere benziyordu. O Hristiyan’dı sadece. Bunun öneminin olmadığını onunla öğrendim. Tüm Kıbrıslı Rum’ların  adının kötü kalpli insanlar yüzünden lekelendiğini gördüm.

Şimdi ise biz lekeleniyoruz. Tüm Müslümanların adını kötü kalpli insanlar lekeliyor.

Ben tanıdığım insanlar sayesinde, lekelenmiş adların ötesini gördüm. İçimizde, özümüzde bir olduğumuzu fark ettim. Politikacıların, silah endüstrisinin ve uyuşturucu ticaretinin ayakta kalması için birbirimize düşman olmamız gerekiyordu. Düşman olmamız için de PR yapıyorlardı.


Dünyanın sonu geldiyse nefret yüzünden geldi. İyi kalpli insanların lekelere kanıp birbirinden vazgeçmesinden geldi. 

13 Kasım 2015 Cuma

AA

Korku, gerginlik ve küçük bir kızın utangaç haliyle amfiyi buldum. İçeriye girdim. Kalbim deli gibi atıyordu. Sınıfta bir kişi vardı. Bana “Kimsin sen?” der gibi baktı. “Merhaba” dedim. “Ben afla geri döndüm de, bu dönem sadece bu dersi alacağım”

Ve bu şekilde soğuk ve derin suya bodoslama atlamış oldum. Haftalardır omzumu kulaklarıma yapıştıran gerginlik ile yüzleştim. Ben gittim, amfimi buldum ve yerime oturdum.

Acaba kafam çalışır mı? Acaba konuyu anlar mıyım? Acaba daha önceden birbirini tanıyan insanlar ile iletişim kurabilir miyim?

Neyse ki hazırlıklıydım. İşitme cihazım ile bluetooth vasıtasıyla iletişim kurup sesi doğrudan cihaza veren “işitme cihazı aksesuarı”ndan almıştım. Küçük bir şey, askısı da var. Gittim hocaya durumumu anlattım ve mikrofonlu cihazı boynuna asıp asamayacağını sordum. Evet tabi ki dedi... ve derse başladık...

“Alet işler el övünür” derler ya; bende de öyle oldu. O mikrofon hocanın sesini doğrudan cihazıma verdi ve ben de bir kelimeyi dahi kaçırmadan anladım. Cihaz işledi, ben övündüm :) Harikaydı! O kadar iyi anladım ki kendime şaştım. Hatta bir soruyu ilk ben yaptım. Yaptım da nasıl yaptığıma şaşırıp, kendime inanamadım.

Derse faal bir şekilde katıldım. Bir yeri anlamadığımda soru sordum. Günün sonunda gerçekten konuyu hazmetmiştim. Gözümde büyüttüğüm, aylardır zihnimi işgal eden kocaman, şişman ve ağır yükü küçültüp yan cebime koydum.

Ders çıkışında uçuyordum sevinçten. Başlamıştım ya, bitirmenin yarısıydı işte.

Derse başlamadan önce acaba yine kalır mıyım diye düşünüyordum. Şimdi diyorum ki...Belki diyorum, yani zorlasam diyorum...AA getirir miyim acep dersi diyorum :) 


6 Kasım 2015 Cuma

Günlük hayatta ayakta kalma ipuçlarına devam

Tek başıma sıra beklemekten, bir yerlere kayıt olmaktan ve resmi işleri halletmekten hiç bir zaman hoşlanmadım. Ama son zamanlarda kendimi zorlamak adına bu tip işleri özellikle yalnız yapıyorum. Kendi ayaklarım üzerinde durabilmek beni çok mutlu ediyor...

Bir önceki yazımda söz verdiğim üzere, devlet dairelerinde, hastanelerde ve banka şubelerindeki işlerinizi halledebilmeniz için minik önerilerimi bulabilirsiniz:

  • Öncelikle iletişim kurmaya niyet edin :) Bu işi başaracağınıza inanarak evden çıkın.
  • Hazırlıklı olun... Gideceğiniz yerde gerekli olan ve gerekli olması muhtemel tüm belgeleriniz ve evraklarınızı yanınızda hazır edin. Mümkünse internetten ön araştırma yapın. Eğer hazır olursanız size anlatılması gerekecek şeyler minimuma inecektir. Yani yanlış anlama ya da hiç anlamama riski azalacaktır. Eğer kendinize ve cihazınıza çok güvenmiyorsanız yanınıza kalem ve not defteri alın. Çok sıkıştığınızda karşınızdaki kişiden yazarak kendisini anlatmasını isteyin.
  • Güzel giyinin...Evet evet derli toplu, temiz ve özenli giyinin. Neden mi? Öncelikle kendiniz için; yani kendinizi daha iyi hissetmeniz için...Bir de yardım istemek zorunda kalırsanız diye. İnsanların bakımlı görünüşlü kişilere daha fazla yardım etmek istedikleri bir gerçek çünkü...
  • Gözlerinizi dört açın...Daha önceden gitmediğiniz bir binaya girdiğinizde yönlendirmeleri dikkatlice takip edin. Başkasına gideceğiniz yeri sorduğunuzda verilen cevabı yanlış anlayıp kendinizi bambaşka bir yerde bulmayın diye...Ayrıca bazı binalarda işimize çok yarayan indüksiyon döngü sistemi bulunmaktadır. Peki bu sistem nedir? Aşağıda www.engellierisim.com sitesinden kopyaladığım bilgiye göz atabilirsiniz:

İndüksiyon Döngü (İD) Sistemi Nedir?
Görsel: İndüksiyon
döngü sistemini anlatan kulak şeklindeki
yan tarafında T yazılı logo
İndüksiyon döngü sistemleri, özel olarak geliştirilmiş bir amplifikatör aracılığıyla mevcut sesleri manyetik dalgalara dönüştürür. İşitme cihazı kullanıcıları, cihazda bulunan ‘telecoil’ mekanizması sayesinde bu manyetik dalgaları hiçbir ek ürüne gereksinim duymadan algılayabilirler. İşitme cihazı kullanıcısı, hizmet noktasında uluslararası indüksiyon döngü işaretini gördüğü zaman, cihazını ‘T’ ya da eğer varsa ‘M/T’ pozisyonuna getirir. Böylece işitme cihazı etrafta bulunan gürültü veya boğuk sesleri değil, sadece İD sisteminden gelen manyetik dalgaları iletmeye başlar. Bu sayede kullanıcı, konuşan kişiyi hiçbir zorluk çekmeden dinleyebilir. Gelişmiş ülkelerde İD sistemleri yaygın olarak kullanılmakta ve bina inşaat yönetmeliklerinin vazgeçilmez bir parçası olarak görülmektedir. Sinemalardan konser salonlarına, şirket toplantı odalarından okul dersliklerine kadar pek çok yerde İD sistemlerini görebilirsiniz.
Ülkemizde bu sistemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın binasında ve havaalanlarında kullanıldığını biliyorum. Siz yine de gözünüzü dört açın belki indüksiyon döngü sistemi logosunu görür ve cihazınızı buna uygun moda getirirsiniz. Bunun için de tabi ki cihazınızı ve özelliklerini de tanıyor olmanız gerekli...

  • Doğru kişiyi bulun. Hem işinizi çözebilecek kişi anlamında hem de yardım etmeye meyilli kişi anlamında kullandım bu cümleyi. Ben yılların tecrübesiyle ilk bakışta kim bana yardım edebilir seziyorum. Genelde de yanılmıyorum. İşine hakim kişiyi bulduğunuzda umduğunuzdan daha kısa sürede işlerinizi halledebilirsiniz.
  • Saklamayın, saklanmayın! Evet burada yineliyorum. İşitme sorununuzdan bahsetmekten çekinmeyin. Kendinizi karşınızdakinin yerine koyun, size bilmediği bir konuda nasıl yardımcı olabilir ki? Ben milletimizin yardımseverliğine de güveniyorum. Çok uç örnekler dışında, işitme kaybınızı bildiği halde sesini yükseltmeyecek ya da dediğini tekrar etmeyecek kimse yoktur. İşinizi halletmeniz gereken kilit kişiyi bulduğunuzda öncelikle sorununuzdan bahsedin.
  • Anla-mış gibi yapmayın...Bu en büyük hatalardan biridir, tüm emeğinizin sonuçsuz kalmasına sebep olur. Anladığınızdan tam emin değilseniz, tekrar ettirin. Tekrar ettirdiğinizde de mi anlamadınız, o zaman yazmasını isteyin. Anladığınız cümleleri siz tekrar edin ve karşı tarafa teyit ettirin. Eğer yanlış anlarsanız aynı işleri yinelemek durumunda kalabilirsiniz.  Daha da kötüsü onaylamadığınız bir şeyi onaylamış bile olabilirsiniz!

Elinizden geleni yaptığınız halde işinizi tam olarak halledemediniz mi? Yine de dert etmeyin, en azından denediniz. Dert etmeyi bir kenara bırakırsanız bir sonraki denemenizde başarılı olmak için yapmanız gerekenlere odaklanabilirsiniz...
Sonraki seferde de kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılamış ve özgüveni yüksek, normal biri olarak sokağa ve hayata adım atarsınız. Tüm bu çabaya değer değil mi?

4 Kasım 2015 Çarşamba

Günlük hayatta ayakta kalma ipuçları

Fotoğraf: 4.11.15 El yazısı ile günlük hayatta
ayakta kalma ipuçları yazılmış defter sayfası
Evde oturup kalmamamız, kendi işlerimizi halletmek ve sosyalleşebilmek için iletişim kurmak şart. E biraz ya da hiç duymazken bunu nasıl başaracağız? Kaybolan işitme duyumuz yerine diğer duyularımızı daha akıllıca kullanarak! Başıma gelen olaylarda gözlemlediğim ve işime yarayan bazı ipuçlarını paylaşmak istiyorum:
  • Öncelikle iletişim kurmaya niyet edin :)  Bunun anlamı şu aslında; iletişim kurmanın normal işiten kişilerin iletişim kurması kadar kolay olmayacağını baştan kabul edin. Mutlaka çaba harcamanız gerekecek. Bu yola baş koyun. Yorulsanız da günün sonunda arkadaşlarınızdan ve çevrenizden olumlu geri dönüşler alacaksınız...
  • Gözlerinizi dört açın, uyanık olun... Gözleriniz ile çevrenizi kontrol edin, dudak okuyun. Dudak okumaktan utananlar olabilir. Sürekli karşınızdakinin dudaklarına bakmak sizin için utandırıcı ise, numarasız gözlük kullanabilirsiniz. Gözlüğün ardından nereye baktığınız çok anlaşılmayacaktır. Eğer gözleriniz bozuksa mutlaka gözlüğünüzü takın. Algılamanıza çok faydası olacaktır.
  • Gürültülü ortamlarda gürültü kaynağından uzak durun... Mesela müzik yayını olan bir ortamda hoparlörden uzak durun. Özellikle müzik arka taraftan geliyorsa işitme cihazınız ne kadar son teknoloji ürünü olursa olsun müzik sesi konuşma algılamanızı zorlaştıracaktır. İyisi mi bir restaurantta masa seçerken çaktırmadan hoparlörden uzak masaları tercih edin.  Çok fazla insan gürültüsü olan ortamlarda da gözlerinizin daha iyi görmesi için aydınlık olan yerleri seçerek daha rahat iletişim kurabilirsiniz. Hem karanlık hem de gürültülü bir yerde iseniz hiç stres yapmayın, böyle ortamlarda normal kişiler bile duymakta güçlük çeker. Bu tip ortamlarda deneni tekrar ettirmekten çekinmeyin... ya da bu tip ortamlarda konuşmaya ne gerek var, sadece dans edin :)
  • Gözünüz yerde olsun! Zemini granit olan ortamlarda ortam gürültüsü, zemini halı kaplı yüzeylere göre daha fazladır. Evinizde misafirleri ağırlayacağınız odanızı halıyla kaplı olmasına dikkat edebilirsiniz. Gürültülü mekanlardaki tavan yüksekliği de önemlidir. Yüksek tavanlı fakat eko yapmayan mekanlarda daha iyi duyacağınızı siz de fark edeceksiniz.
  • Haberleri takip edin...Ne ilgisi var demeyin, yeni tanıştığınız kişilerle konuşurken konu elbet haberlere ve havaya gelecektir. Genel gündem hakkında fikriniz olursa, yakaladığınız bir iki anahtar kelimeyle bile sohbetin içeriğini anlayıp konuya dahil olursunuz.
  • Tedbirli olun...İşitme cihazınızın pilleri daima yanınızda olsun. Anlamanızın önemli olduğu ortamlarda pilinizin bitmesine gerek kalmadan yeni pil kullanın.
  • Dışarıya çıkın...Güzel havalarda dış mekanlarda sosyalleşin. Trafik ya da farklı bir gürültü olmayan dış mekanlarda en iyi şekilde duyacağınızı garanti ediyorum.
  • Olumlu düşünün...Moralim bozuk olduğunda ya da kafam bir şey takılmışken duymamda hissedilir bir azalma oluyor. Olduğunuz ana ve olduğunuz yere kafanızı vermeye, “şimdide kalmaya” dikkat edin.
  • Saklamayın, saklanmayın! Kendiniz olun, kendinizi ifade edin, asla işitememekten utanmayın. İşitme kaybınızı çevrenizdekiler ile paylaşın. Gerçekten size arkadaşlık edebilecek potansiyele sahip olanlar size anlayışlı yaklaşacaklardır.

Yukarıda sıraladıklarım umarım işinize yarar. Sonraki yazımda da devlet dairesi, hastane ya da banka gibi ortamlarda hayatta kalma sırlarımı paylaşacağım :)

Bu arada sizin bulduğunuz başka ipuçları varsa neden yazmıyorsunuz? Ben de sizin ipuçlarınız ile hayatımı kolaylaştırabilirim...
isitmekaybideyince@gmail.com ‘a yazabilir ya da buradan yorum yapabilirsiniz...

Şimdiden teşekkürler :)

1 Kasım 2015 Pazar

Ahhh Belinda!

Ah Belinda filminde Müjde Ar'ın başını
yıkadığı sahneden bir büst görüntüsü
Ah Belinda, Müjde Ar’ın başrolünde oynadığı, 1986’da Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Türk sinemasının güzel örneklerinden bir filmdir “Ah Belinda” ...

Şimdi nereden çıktı bunu yazmak dediğinizi duyar gibiyim. Size bir bir açıklayacağım...

Filmde Müjde Ar Serap isimli bir tiyatro oyuncusunu canlandırır. Kendisine bir şampuan reklamı filminde oynaması için teklif gelir ve o da kabul eder... Film çekiminde banyo sahnesinin sonunda duştan çıkıp kapıyı açtığında kendisini sette değil, hiç tanımadığı bir evde bulur. Artık tiyatrocu Serap, iki çocuk annesi Naciye’dir. Ne kocasını, ne çocuklarını ne de yaşadığı yeri tanımaktadır. Başta ben Naciye değilim diye diretse de bir süre sonra ortama ve Naciye olmaya ayak uydurur. Filmin sonunda da Naciye banyodan çıktığında kendini yine reklam filmi setinde ve tiyatrocu Serap olarak bulur...

Bugün, seçim sonuçlarını takip ederken başıma bir ağrı saplandı. “Gerilim Tipi” deniyor bu baş ağrılarına...Televizyon seyretmeyi bıraktım. Dışarı çıkıp yürüyeyim dedim. Hem biraz temiz hava alırım, hem de belki yürüdükçe mutluluk hormonları salgılanır diye hayal ettim...Hadi mutluluğu geçtim; belki sinir yapan hormonlarım baskılanır dedim. Çıkıp yürüdüm, hırsımı adımlarımdan ve üzerinde gittiğim yoldan almak için... Baş ağrım biraz azaldı ama sızlamaya devam etti. Bunun üzerine belki sıcak bir banyo iyi gelir ve ağrım tamamen geçer diye düşündüm.

Banyoya girdim... Yine düşünceler ve endişeler geçti aklımdan. Sıkıldım, sızlayan baş ağrım daha da arttı. Tam banyodan çıkacakken, kapının koluna elimi uzattığımda aklıma Ah Belinda filmi geldi...

Şimdi dedim, kapıyı açtığımda kendimi yine tiyatrocu Serap olarak bulsam dedim... "Yıllar süren Naciye’likten özüme dönmüş olsam" dedim. Keşke Naciye olarak geçen yıllar hiç olmuş olmasa dedim. Kapıyı açsam dedim, bu kabus bitse dedim. Kapıyı açsam ve dışarıya Serap olarak çıksam dedim.

Olmadı.

Kapıyı açtım ve Naciye hayatı kaldığı yerde beni bekliyordu.


Ne yapayım ben de oturdum bu yazıyı yazdım. İçimi çeke çeke: “Ah be Belinda, aaah! Keşke hayatımızı değiştirmeseydin!” diye diye.

23 Ekim 2015 Cuma

Günece

Çocukken oturduğumuz yer lojmandı ve o zamanlar sokaklar çocuklar için gece bile oyun oynayabilecek kadar güvenliydi. Genelde ev kadını olan anneler ise çocuklarının sokakta oynamasını gönül rahatlığı ile kabul ederler, çocuklar dışarıdayken ev işlerini bitirirlerdi.

Biz de lojman çocukları olarak sokakta türlü türlü oyunlar oynardık. Bir türlü üst seviyelere gelemediğim lastik, ip atlama, yakan top ve saklambaç...Saklambaç genelde benim ebe oluşumla başlardı. Bir defasında üst üste o kadar çok ebe oldum ki sonunda sinirimden ağlayarak oyunu bırakmıştım. Eve kaçmıştım. Sanırım o son saklambaç oynayışımdı.

Bir kaç yıl sonra lojmandaki diğer çocukların beni ebe yapmak için kandırdığını öğrenmiştim. Nasıl kandırdıklarını gerçekten hatırlamıyorum. Tek bildiğim o zamandan sonra sürekli birilerinin beni kandırmaya çalışacağı korkusuna sahip oluşumdu.

Bu gece de oğlum ile uyku öncesi kitabı okuyorduk. Oğluma okumayı sevdirmek için elimden geleni yapıyorum. Sırf eline kitap alsın da bir iki kelime okusun diye kitabı paylaşarak okuyoruz. Bir kısmını ben okuyorum, daha az kısmını ise o okuyor.

Bugün okuduğumuz kitabın adı “Ebe Günece” idi. Hikayedeki Günece 6 yaşında bir hanım kızımız. Saklambaç sırasında da emzik emdiği için bir türlü ebelikten kurtulamıyor. Ağzındaki emzikten dolayı ebeleyeceği arkadaşının adını söyleyemediği için...Bu, oyuncuların sobelemesi için bence pek mantıklı bir sebep olmasa da; ben hikayenin kurgusundan çok bana hissettirdiklerine takılıyorum. Günece hanım kızımızın bana hatırlattığı o “sürekli ebe olma” durumuna odaklanıyorum.

Bazen duymadıklarıma ya da duyamadıklarıma o kadar kafam takılıyor ki, anı kaçırıyorum. Aklım başka yerlerdeymiş gibi görünüyorum dışarıdan. Olduğum yerde olamıyorum, kendimi anında toparlayıp devam edemiyorum. Öyle anlarda işte ben hep ebe oluyorum, bir türlü saklanıp oyunun tadını çıkaramıyorum. Hayat beni kandırıp, benimle dalga geçiyor. Ben ise olduğum yerde tekrar tekrar 10’a kadar sayıp etrafıma boş boş bakınıyorum.


Günece’nin ağzındaki emzik gibi benim de düşüncelerim engel oluyor oyunun sıkıcı yerini geçip, tadını çıkarmama. Hayat sobeliyor beni. Tek farkı var ama şimdi olanların, bu sefer ağlayarak evime dönmüyorum. Oyuna kaldığım yerden devam ediyorum, tekrar tekrar ebe olsam da...

14 Ekim 2015 Çarşamba

Zehr

El yazısı ile Zehr yazılmış fotograf
Akıt o zehrini
İçinde kalmasın
Yavaş yavaş ve ağır ağır
Ele geçirmeden tüm hücrelerini ve tüm benliğini

Akıt o zehrini
Öylesine çıksın ki içinden
O sıcak, o yoğun, o kara, o yapış yapış irin
Akarken kapatsın çıktığı yarayı

12 Ekim 2015 Pazartesi

Söz!

Bir sabah uyanıyorum. Güneş yüzüme vuruyor. Derken pijamasıyla oğlum yanıma geliyor. Pijamalar çocuklara ne kadar da yakışıyor! Cumartesi günüymüş. Ekim’in 10u imiş, hava dünkü gibi yağmurlu değil, günlük güneşlikmiş.

Yorganın altına saklanmaca oynuyormuşuz. Eşimi de uyandırıyormuşuz, öylesine kahkahalı ve mutluymuşuz işte. 

Hayat huzurlu, güneşli ve sakinmiş. Hayat telaşsızmış. 

Oğlumu öpüyormuşum, sabah hafif terli bebek kokusunu içime çekiyormuşum. Şakalaşıyormuşuz sıcacık yatağımızda çıplak ayaklarımızla.

Hayat basitmiş işte, mutlu olmak için ne lazım ki diyormuşuz...

Gökyüzüne bakıyormuşum, berrak maviymiş. Bulutlar bembeyazmış.

Aynı anda benim şehrimde bir yerler kırmızıya bulanıyormuş meğerse. Barış diyenleri sevmeyenler bombalar patlatıyorlarmış. Kan kokuyormuş benim şehrim. Doğasıyla değil insanıyla güzel Ankaram. Çocukluğum, gençliğim, dostlarım, anılarım, canım Ankara.

Sonra pat-la-ma-ları öğreniyorum. Ah Ankaram, vah Ankaram...Ah diyorum şimdi orada işçiler vardır diyorum. Gençler vardır diyorum. Ama bilmiyorum henüz 9 yaşındaki çocuğun orada vefat ettiğini. Bilmiyorum ölü sayısını, yaralı sayısını. Peki ya vücudu yara almayıp, orada gördüğü, yaşadığından dolayı ruhu parçalananlar? Parçaları asla bir araya gelmeyecek olanlar? Can parçaları orada kaybolanlar?

Kendime bakıyorum, benim de parçalarım eksilmiş işte. İçim boşluk olmuş. Kaçıncı acı, yüreğimin kaçıncı delinişi. Burada yaşamanın da bedeli bu diyorum. Ben ödüyorum, biz ödüyoruz. Vardır diyorum bunda bir ulvi amaç. Ben buradaysam, burası bu kadar huzursuzsa, mutlu bir şekilde nefes almak vicdan azabıysa burada, vardır bir keramet diyorum. Bunu kaldırabilecek yapıdayız demek ki diyorum. Aklım yerinde diyorum, görüyorum olanı biteni diyorum. Ama inadına saf hissediyorum ben sevgiye inanıyorum, barışa inanıyorum, iyi günlerin geleceğine inanıyorum ben.

Direniyorum ben. Çıldırmamak için direniyorum. Sağduyumu kaybetmemek için direniyorum. İnsanlığıma, vicdanıma, iyi niyetime sarılıp direniyorum. Canım acıyor, içim çok çok yanıyor, aklım almıyor, kalbim parçalanıyor ama ben umutla direniyorum.

O patlama Ankara’da olmadı, o bombalar tren garının önüne konmadı. O bombalar hepimiz topluca çıldıralım diye tam gönlümüzün tam orta yerinde patlatıldı. Gönül yaramız kapanmaz, böğrümüz delindi ama o delinen yerden cesaret aktı dışarıya. 

Korkmuyorum ben, var mı ötesi? Düşündüğümden, hissettiğimden korkmuyorum ben. Patlasın bombalar, konuşsun silahlar. Ben buradayım ve korkmuyorum. Direniyorum insanlığımın dışındaki her şeye. İnadına kalabalıkta dolaşacağım. İnadına gidip oy vereceğim. İnadına konuşacağım. İnadına yazacağım. Pabuç bırakmayacağım. Sağlam kalacağım. Eksik parçalarımı sevgi ve umutla dolduracağım.

Gökyüzüne bakıyorum. Mavi değil sanki...Bulutlar da koyu gri. Yere bakmıyorum ben. Kıpkırmızı yere bakamıyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Oradaki ışığı hayal edip ayakta kalmaya çalışıyorum. Gözlerimi kapadığımda melekleri görüyorum. Söz veriyorum onlara. “Boşuna bedeninizden ayrılmadınız siz” diyorum...
12.10.2015 El yazısı ile Söz! yazılmış fotoğraf



16 Eylül 2015 Çarşamba

O zaman dans!

Müzik dinlemeyi çok sevdiğimden bahsetmiştim. Gezmek ve müzik dinlemek kadar çok sevdiğim diğer şey ise dans etmektir. Uzun saçlı dişlek küçük bir kızken tam anlamıyla kapı gıcırtısında oynardım. Ritm duyduğum anda başladım göbek atmaya. Rahmetli eniştem Arap kökenliydi, o Mısır’dan gelmiş plakları çalardı, ben de oynardım. Değişik bir şekilde ıslık çalardı; ben yine oynardım. Yılbaşında TRT’de dansöz çıkardı, ben onunla yarışıp yine oynardım. Hatta annem ve ablalarım derler ki bebekken “Nay nini naynay ninay da nay” dediklerinde ben ileri geri, sağa sola dönüp popomu sallarmışım. 
16.9.2015 El yazısıyla O zaman dans yazılı 
defter sayfası

Biraz büyüyünce gittiğim doğum günü partilerinde dans ettim. Daha da büyüyünce gece dışarı çıkıp dans ettim. Üniversitede dans tiyatrosu topluluğuna girdim, ama içimden geldiği gibi dans edemedim. Koreografi denen bir şey vardı ve ben onu hiç sevmiyordum. Neden uyacaktım ki sıralı hareketlere? Sanırım diğer dansçılarla koordineli hareket etmek içindi. :) Neyse işte sevmedim kendisini, araya başka şeyler de girdi, devam etmedim.

İşitme kaybım başlayınca müziğe biraz uzak kaldım. Tabi ki ritme de...ve dansa da. Sonra etmeye etmeye uzaklaştım danstan. Onu sevdiğimi ve dans ettiğim günleri hatırladım da bir türlü tekrar yapamadım.

Üç yıl önce işitme cihazımı değiştirdim. İki kulağımda da kayıp olduğu için çift cihaz kullanmaya başladım. Cihazın bluetooth özelliği ve bir aksesuarı sayesinde cep telefonumdan müzik dinleyebileceğimi öğrendim. Cihazın bu özelliğine çok da güvenmeden bir deneyeyim dedim. Cihaz aradaki mikrofona benzeyen aksesuarına bağlandı. Aksesuar da cep telefonuma.

Bu şekilde ilk olarak Ravel’in Bolero’sunu dinledim. Gözlerimi kapadım, eskiden duyduğum ve bildiğim tüm notaları hissetmeye çalıştım. Tüm dikkatimi müziğe verdim. Tüm beynimle dinledim. Evet, tekrar müzik ile tanıştım. İlk dinlemede o kadar duygulandım ki gözlerim doldu. Tam olarak eskisi gibi değildi, çünkü işitme algım eskisi gibi değildi. Yine de tam olarak beynimde ve yüreğimde hissettim müziği. Yıllar sonra tekrar.

Israrla dinlemeye devam ettim. Beynimi tekrar eğitmek için. Kulak verdiğimde hangi şarkının çaldığını anında anlamak için. Güncel şarkıları takip etmeye çalıştım. Arada on yıla yakın bir zaman kaybetmiştim. Dağarcığıma yeni şarkıcılar ve yeni şarkılar kattım. Şarkı dinleye dinleye başka işler yapmaya başladım. Normalde sıkıcı olan işler müzikle daha keyifli hale geliyordu. Ayrıca yürürken tempolu şarkılar hızımı da artırıyordu.

Bir gün ütü yaparken cep telefonumdan müzik dinleyeyim dedim.  Bueno Vista Social Club’tan Chan Chan çalıyordu. Ütü yaparken hafiften sallanmaya başladım. Bir elimde ütü, diğer elim havada, bacaklar ileri geri gidiyor derken belim de olaya katıldı. Yıllardır hareketsiz kalan vücudum müzikle esnedi. Şarkılar şarkıları, ütülenen kıyafetler birbirini izledi. Beni dans ederken sadece ütü, ütü masası, gömlekler, tshirtler ve pantalonlar gördü. Sonunda neden bu kadar yoruldum diye düşündüğümde dans etmeye tekrar başladığımı fark ettim.


Şimdi kapı gıcırtısına olmasa da yalnızken duyduğum her müzikte dans ediyorum. Hopluyorum, zıplıyorum, sallanıyorum, kıvrılıyorum ve kendime dönüyorum.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Başlıksız bi'şi

14.9.2015 El yazısı ile Başlıksız Bi'şi yazılı defter sayfası
fotoğrafı
Şu geçen zamanda günde iki tane gündem yazısı yazsam yeriydi. İlk yazımın adı muhtemelen “Bilsinler” olurdu. Gerçeklerin saptırılıp saklanmasıyla ilgili olurdu. İkinci yazımın adı “Mehmedim” olurdu, Dağlıca’nın anısına...Üçüncüsünün adı da “Yine mi?” olurdu. Sonraki ise “Cizre’de neler oluyor?” olurdu. Ama yazmadım.

Şimdi ise unuttuğumuz bir şeyden, sevgiden bahsedeceğim. Çünkü hatırlamam/ız lazım. Tüm bu gürültünün içinde doğru sesi duyabilmem/iz için onun orada olduğunu bilmem/iz lazım. Üzerindeki tozu üfleyip onu temiz tutmam/ız lazım.

Annemin evindeki kristal küllükler gibi kullanılmayan, olduğu yerde duran; ama bayramdan bayrama temizlenen, yıkanan ve anca yıkandığında parlayan küllük gibi olmuştu içimdeki sevgi. O kadar tozlanmıştı ki bir an yok sanmıştım. Ama ne mutlu ki varlığını hatırladım. Hatırlayınca tüm dumanlı tozlu ortamın içinde gözümü alan bir ışığı yansıttı sevgi. Kristale vuran gün ışığı gökkuşağı renklerine ayrıldı, süzüldü içime. Umut verdi, dayanma gücü verdi, ayakta tuttu; bir amaç verdi bana.

Ben yansıyan renkleri gördüm. O renklerin her birini ayrı ayrı ve o renklerin tümünü aynı anda sevdiğimi fark ettim. Kalbim daha hızlı attığında beynimin ısısının azalttığını hissettim. Düşününce çıldırma noktasından, hissettikçe sakin kalma noktasına geldim.


Sevgiye tutunup, direnmeye karar verdim. Uzun soluklu maratonu yarıda kesmemek için...Çünkü sonunu çok merak ediyorum. Sonunu görmek istiyorum. Sonuna kadar sağlam kalmayı diliyorum.  

3 Eylül 2015 Perşembe

Daha

O çocuğu biliyorsunuz. Fotoğrafını gözlerini kapatmak isteseniz de gördünüz. Onu oradan kaldırıp kucaklamak, sarılmak ve öpmek istediniz. Hayata döndürmek istediniz. Ama o cansızdı. Cansız olamayacak kadar küçüktü.

Çok şey yazamayacağım, elimde olup yapamadıklarım için üzgün, elimde olmayan şeyleri yapmayanlara da kızgınım.


Eğer gerçekten mülteci konusunu ve mültecilerin yanı başımızdan geçerken yaşadıklarını anlamak istiyorsanız Hakan Günday’ın “Daha” sını okumanızı öneririm...
Hakan Günday'ın Daha isimli kitabının kapak fotosu

1 Eylül 2015 Salı

Melankoli

El yazısı ile Melankoli yazılı defter sayfası
Bazen dünyanın tam orta yerinde bir başıma kalmış gibi hissediyorum. Böyle hissetmediğim bazı anlarda da dünyanın orta yerinde tek başıma oturmak, hiç bir şey yapmamak istiyorum. Kimseyle konuşmak, kimseyi duymak istemiyorum. Bu anlarda işitme kaybımın tadını çıkarıyorum. İşitme cihazımı çıkarıyorum. Kafamdaki akan sular ve çalan zillerle baş başa kalıyorum. Başka kimse ama kimseyi yanımda istemiyorum.
Hissettiklerimi  kelimesi kelimesine Sabahattin Ali’nin muhteşem dizeleri anlatıyor. Üzerine bunu Nükhet Duru’nun içten sesinden dinleyince, melankoliden bile mutlu oluyor insan...

Beni en güzel günümde 
Sebepsiz bir keder alır. 
Bütün ömrümün beynimde 
Acı bir tortusu kalır. 

Anlayamam kederimi, 
Bir ateş yakar derimi, 
İçim dar bulur yerimi, 
Gönlüm dağlarda bunalır. 

Ne kış, ne yazı isterim, 
Ne bir dost yüzü isterim, 
Hafif bir sızı isterim, 
Ağrılar, sancılar gelir. 

Yanıma düşer kollarım, 
Görünmez olur yollarım, 
En sevgili emellerim 
Önüme ölü serilir... 

Ne bir dost, ne bir sevgili, 
Dünyadan uzak bir deli... 
Beni sarar melankoli: 
Kafamın içersi ölür.


Sabahattin Ali




30 Ağustos 2015 Pazar

Narkoz

30.08.2015 El yazısı ile Narkoz yazılmış not defterinin
bir sayfası görülmekte resimde.
30 Ağustos bugün, hepimize kutlu olsun... Bu günün gerçek hedefini günümüzde de idrak ederek özgürlüğümüze sahip çıkabilmeyi diliyorum...

Son yazımdan beri çok zaman geçti. Buraya yazmadığım süre içinde iki defa kendimden geçtim. Meraklanmayın, bir defa sakinleştirici, bir defa da narkoz aldım. Sakinleştirici endoskopi için, narkoz ise geçirdiğim operasyon için. Sonuçta yara izlerime 3 minik iz daha eklenmiş oldu. Hikayesi çok uzun olmayan minik yara izleri. 

Narkoz almak hayatı tespih yapıp sallayan ve akışına bırakan benim gibi biri için bile bir kontrol hadisesine dönüştü. Meraktan mı desem, kontrol manyaklığımdan mı desem, narkozlu halimdeyken olup bitenleri deli gibi merak ediyorum. Düşünsenize hayatınızda bir iki saatlik bir boşluk var ve o boşluğa siz hiç bir şekilde müdahil olamıyorsunuz.  

İşitme kaybımı öğrendiğimde önce neden ben diye düşünmüştüm. Yıllar geçtikçe de ne zaman diye sormaya başladım. Ne zaman işitmemi tamamen kaybedeceğim? İşitme kaybım neye göre ilerliyor? Bu soruların yanıtlarına da müdahil olamadım. Cevaplarını bilmediğim diğer sorular gibi: Ben narkoz etkisindeyken tam olarak neler oldu? O anda vücudum ne hissetti?

Hayatta bazı soruların yanıtlarını bilemiyorsunuz. Bu soruları cevaplayamaya, geçmişe dönmeye ya da geleceği görmeye çalışmaktan ziyade olan şeye odaklanmak huzura çıkan tek yol olmalı... Şimdi bildiğim ve kendimin şimdi yapabildiği şeye, yazdığım şeye odaklanmak belki de. 

11 Ağustos 2015 Salı

Fil kulağı

Bizim sülalenin saçları çok erken ağarır. Benim de saçlarım 18 yaşında beyazlamaya başladı. Hal böyle iken, can sıkıntısından ya da değişiklik ihtiyacından değil, zorunluluktan saç boyar oldumBazen kendim boyadım, ama gördüm ki sadece saçımı değil evin bilimum köşesini de boyuyorum, en iyisi kuaförde boyatmak dedim. Kuaföre gitmek kimi kadın için bir zevk ve ihtiyaçtır. Ne yazık ki ben o kadınlardan değilim. Kuaförde geçirdiğim zamanlarda hep çok sıkılırım.  Yanımda kitap ya da lap top olmadan pek dayanamam oralara.

Saç boyatmaya çoğunlukla yalnız gittiğim için işitme cihazımı çıkarıp dünyayla ilişiğimi keserek kitabıma ya da işime dalardım. Geçenlerde G. ve M. ile gittik kuaföre. Orada da alışkanlığımdan cihazımı çıkardım, yanımda getirdiğim dergime gömülecektim ki... Birlikte geldiğim arkadaşlarım ile konuşma ihtiyacım olduğunu fark ettim. Boyanın da saçımda bir iki saat kalması lazımdı. 

Araya bir açıklama paragrafı ekleyeyim: İşitme cihazının herhangi bir sebeple bozulması, işitme kaybı olan kişinin kabuslarının önemli konularından biridir. Benim kabuslarımda işitme cihazımı kulağımda unutup suya atlarım, sonra da cihazın bozulmuş olduğunu görürüm. Uyanınca bakarım ki cihazım kulağımda değil, sevinirim rüyamda suya cihazla girmediğim için :)

Arkadaşlarımla konuşmak istiyorum ama bunun için de onları duymam lazım. İşitme cihazımı da boyalı saçın altına takarak riske atamam. Hani belki bozulmayacak ama zorlamaya da gerek yok. Ne yapsam, nasıl yapsam da sohbete dahil olsam diye düşünürken aklıma dahiyane bir fikir geldi!
Kuaförden bir makas istedim. Üzerimdeki boyanın kıyafetime bulaşmasını engelleyen plastik önlüğün etek kısmından iki parça kestim. Bu parçayı saçımla kulağımın arasına duvar gibi yerleştirdim. Boya o plastiğin oraya yapışık gibi durmasını sağladı. Kulaklarımın açıkta kalan kısımlarını da pamukla boyadan iyice temizledikten sonra cihazımı normaldeki gibi taktım. Süper oldu, çok güzel oldu; güzelce duymaya başladım... da... aynaya bakınca o plastik ayracın (bu ismi de şimdi verdim yaptığım şeye) uçlarının kulağımın üst tarafından geniş bir şekilde aşağıya sarktığını gördüm. İlk defa böyle bir şey yaptığımdan plastik parçaları biraz büyük kesmişim. Kulaklarımın üstünde genişçe duran plastik parçalar ile kulaklarım aynen fil kulağı olmuştu. Aynada bana bakan yüz saçında boya olan bir fildi.

“Fil kulağı” olayına biraz güldükten sonra kaldığımız yerden sohbete devam ettik. Dünya için küçük benim için büyük icadımla işitme kayıplı kadınların kuaförde cihaz çıkarma sorununa çözüm bulmuştum. Beyaz saçlarımdan kurtulmakla kalmamış, boya önlüğüm ve fil kulaklarımla yeni bir süper kahraman olmuştum!




5 Ağustos 2015 Çarşamba

Elma ile Armut

5.8.2015 Defterin iki sayfasından sağdakine
el yazısı ile Elma ile Armut yazılmış,
sol sayfada ise armuda benzetilmeye çalışılmış
bazı desenler var.Ama armuttan ziyade
damlaya benziyorlar :)
Nicedir içim pek rahat değildi... İşitme kaybı ile yaşam konusunda hissettiklerimi paylaştığım bu blog, sevgili ülkemizin ahval ve şeraiti sebebiyle çizgisinden kaymıştı biraz. Blogun başlığına ihanet ediyormuşum gibi geliyordu. Öbür taraftan, bunca şey olup biterken suskun kalmak, sadece benim küçük zorlu dünyamdan bahsetmek de hiç içime sinmiyordu.

Kıvırcık boncuğun entelektüel birikimine çok güvendiğim arkadaşı, benim sevgili ablam F., daha sert dilli gündem yazılarım için farklı bir blog oluşturma fikrini verdi. Ben ikinci bloğun alt yapısını oluştururken, burada sadece işitme kaybıyla yaşamdan bahsetmeye karar verdim.

Gündemde çılgın şeyler olurken ve insanlar ölürken sessiz kalacağımı zannetmeyin. Sadece burada olmayacak o konular hakkındaki hislerim ile düşüncelerim.


İlkokuldan beri bize anlatılmadı mı zaten “Elma ile armut toplanmaz” diye? Ben de başarılı bir öğrenci olarak elma ile armudu toplamayacak ve hatta sap ile samanı birbirinden ayırt edeceğim sadece. Sadece ve sade'ce.

31 Temmuz 2015 Cuma

Polyanna

31.07.2015 El yazısı ile Polyanna yazılmış
ve iki çiçek çizilmiş
Gündem çok sıcak, çok üzücü. İnsan ne yazacağını bilemiyor. İnsan olan, insanların ölümlerinin tümüne üzülüyor. Ayırım yapmadan. İnsanda ne tat ne de tuz kalıyor.

Yine de dedim ki kendi kendime: “Yazmalısın!” Nasıl olacak bilmiyorum ama belki yazmak, okumak, farklı bakış açılarını öğrenmek, biraz da başkalarını dinlemek insanın görüşünü genişletir. Düşüncelerini genişletir. Belki de huzur bu şekilde gelir.

Şu anda hayatımın değişik bir dönemindeyim. Daha önce hiç ilgimi çekmeyen şeyleri merak etmeye başladım. Sonsuz bir merak içindeyim.  Her şeyi bilmek ve öğrenmek istiyorum. Okuduğum şeylere tümüyle inanmadan, çünkü biliyorum ki gerçeğin pek çok yüzü var. Pek çok katmanı var. Bir zaman aralığından ve o anlığına bakınca doğru görünenin ardında bambaşka bir katman var. Önceki katman yüzünden sonraki katmanlar son halini almış. Katmanlar altındakini göstermiyor olabilir. Varsın göstermesin, ben o katmanları teker teker sıyırmak istiyorum altındakini görmek için...Öncesini, sonrasını ve diğer katmanları nasıl etkilediğini. O katmandayken eli kaleme değenler içinde bulundukları katmanı nasıl değerlendirdi, neler anlattı, neler yazdı. Anlamak istiyorum. Bunca yıl bilmediğimi öğrenmek istiyorum.

Zihnim bunları yaparken ruhumdaki Polyanna hala yaşıyor. O olmasa zaten nasıl dayanılır ki bunca acıya? Polyanna bana diyor ki; tüm bu olanların sonunda bir hayır var...ya da olmalı. Bunca yaşanan şey sonunda güzelliklere kavuşmalı.

Umutsuzca umut ediyorum ben hala. Gözlerimi dört açıp gerçeği görmeye de çalışıyorum. Polyanna beni ayakta tutuyor ama gözlerimi kör etmiyor... 

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Anadolu'dan Görünüm

23.7.2015 Anadolu'dan Görünüm yazılmış el yazısı
ile
İlk gençliğim TRT’de “Anadolu’dan Görünüm” programı seyrederek geçti. Jenerik müziği hala kulaklarımdadır. Sansürsüz gösterilen ölü/m görüntüleri de. Beynime kazınmış. O müziğin daha ilk notasında tüylerim diken diken olur.

Ankara’nın daha doğusuna hiç gitmemiş olan ben, ilk TRT’den gördüm oraları. Gördüğüm şeyleri hiç sevmedim. Sadece televizyonda gördüklerime ve duyduklarıma inandım. Neden böyle oluyor demedim. Sorunu, kaynağını ve sebebini merak etmedim. Orada savaş içinde yaşayan insanlar ne yapıyor düşünmedim.

80’in acısını çeken ebeveynlerimiz bizi politikadan uzak tuttu. Ben ve arkadaşlarım 1 Mayıs’ta Kızılay’a gitmeye korkan çocuklar olarak yetiştirildik. Ders çalıştık. Kitap okuduk ama siyaseti okumadık. Tarih dersi gördük ama tarihi araştırmadık. Coğrafya dersinde hangi illerde ne yetiştirilir öğrendik de oraların hapishanelerinde neler oldu diye sormadık. Sadece bize gösterileni bildik. Daha fazlasını istemedik. Neden diye sormadık, çünkü korktuk. Bilmediğimiz kadar uzun yaşayabilirdik.

Devran döndü yaşımızı aldık çoluk çocuğa karıştık. Derken yeni bir gençlik peydahlandı. Bilgiye ulaşmaları kolaydı. Internetle büyümüşlerdi. Akıllıydılar ama bundan öte neden diye soruyorlardı. Dedikleri lafta kalmıyordu. Dünyayı değiştirecek şeyler yapmaya gönüllülerdi ve de bunun için harekete geçiyorlardı.

İşte bu gençlik bizim dönemin Anadolu’dan Görünüm’de görüp korktuğu yerlere kendileri gitti. Orada olanları bizden daha iyi bildi. Neden sonuçtan öte çözüme odaklandı. Çözümün insanlıkta yattığını bildi. Yardım eli uzatmaya gitti.

Her şeyden haberdar olan Büyük Ağabey bilemedi, önleyemedi o gün olacakları.

Patlamayla kanatlandı o gençler. Kanatlandıkça daha da çoğaldılar.


20 Temmuz eşimin doğum günüydü. Ona bir şeyler yazmak istemiştim o gün. Ama Suruç’ta olanları öğrendim. Hayatım, hayatımız her şey anlamsız geldi. Üzüldüm, utandım ve sorguladım... Ben bu ülkenin yitip giden çocuklarının ardından yazı yazmaktan usandım.

14 Temmuz 2015 Salı

Yara

14.07.2015 El yazısı ile yara yazılı. defterin iki
sayfası görünüyor. 
Yıllık izin zamanı geldi, iş yerimden 10 iş günü izin alıp bayramla birleştirdim. Oldu mu sana 2 hafta tatil. Üst üste. Ne zamandır vermediğim güzeel bir ara.

Fırsattan istifade Anadolu’nun bağrından denize doğru koştuk. Tatilin iyisi kötüsü olmaz. Bence her tatil mükemmeldir. Biz de mükemmel bir tatil yapmaya başladık.
Kaldığımız yer, yerlisi yabancısı pek çok farklı ülkeden farklı renkte insanla dolu. Herkes en olağan haliyle vücudunu gizlemeden ortalıkta geziniyor. Bikinilerin dünyası her bedenden insanı kabul etmiş. Herkes rahat, herkes mutlu. Herkes tüm yıl bugünleri hayal ettiğinden günlük yargılamalarından uzak, geniş geniş yatmakta güneş altında.

Ben yine meraklı gözlerle insanlara bakarken çoğu kişinin vücudundaki yara izleri dikkatimi çekti. Kiminin bariz kalp ameliyatı izi, kiminin sadece apandisit ameliyatı izi vardı. Bazısının sırtında bir yara izi, bazısının da boynunda. Yaralar kapanmıştı kapanmasına da zihindeki izleri silinmiş miydi acaba?

Göğsünde kocaman ameliyat izli kadının üç çocuğu havuzda neşe ile şakalaşıyordu. Kadının eşi çocuklarının bu güzel anısını ölümsüzleştirmek için kamerasıyla havuz kenarındaydı. Aileyi düşündüm; şüphesiz o önemli ameliyat öncesinde ve sonrasında çocukları anneleri için çok endişelenmişti. Eşi de kadını kaybetmekten korkmuştu. Belki bu tatil, o ailenin zor zamanlarında onlara biraz olsun moral veren bir hayaldi. Şu anda hayalini kurdukları tatili yaşıyorlardı. Hepsi mutlu ve sağlıklı bir şekilde birlikte eğleniyorlardı. Bunun da kanıtını sonradan bakmak üzere saklıyorlardı çektikleri video ve fotoğraflarda. Yabancı bir gözlemci olarak çok sevindim onların adına. Gerçekleşen hayallere tanıklık etmek, hayallere inanmam için yüreklendiriyordu beni.

Sonra kendimi ve yara izlerimi düşündüm. Kapanmış gibi görünen her yaramın bıraktığı izler var benim zihnimde. Kolumdaki derin kesik izi rahmetli karşı komşumuzu ve beni hastaneye götürüşünü anımsatır. Babamın şehir dışında olduğu zamanı. O ize baktıkça o günü tekrar yaşar, bir dua okurum rahmetliye. İlk ameliyatımın izi patavatsız doktoru hatırlatır. Nasıl da deyivermişti “dev” bir kistin var diye. O izi sevmememin diğer sebebi de oğlumun doğduğu sezaryen kesisini içinde saklamasıdır. Çok sevebileceğim o kesiyi diğerinden ayırt edemem.

Bacağıma baktığımda aynı anda kızıl ve su çiçeği olduğumu hatırlatan çiçek izini görürüm. Su topladığını düşünüp kendim patlatmıştım. Sonra kocaman bir yara haline gelmişti. Ateşten sayıkladığım zamanı anımsarım.  Hastayım diye ablalarımın üniversiteden eve gelişlerini ve benim mutlu oluşumu. Daha az yalnız hissetmemi.


Dışarıdan görünse de görünmese de hepimizin yaraları var. Dikiş tutmuş olsun ya da olmasın doğru yere baktığımızda orada olduğunu bildiğimiz yaralar. Belki de bizi biz yapan yaralar. Olmasalardı eksik olacağımız yaralar ve bu yaraların zihnimizdeki izleri...

10 Temmuz 2015 Cuma

Ruhta sulh, toplumda sulh!

10.7.2015 El yazısı ile "Ruhta sulh, toplumda sulh"
yazılmış, toplumda kelimesinin o harfi barış
sembolü şeklinde
Ne zaman oturup kendi durumumdan bahsedeyim desem, takvime bakıyorum ya acı bir olayın yıl dönümü ya da gündem acı haberlerle dolu. Bugün ne yazık ki her ikisi de mevcut.

Günün yıl dönümü: Ali İsmail Korkmaz’ın vefat yıl dönümü.

Gündemdeki acı haber: Dün eşimin iş ortağının oğlunun hayatını kaybetmesi. Otoparkçılar tarafından kalbinden vurularak 21 yaşında gözlerini hiç açmamak üzere yumması. 

Hal böyleyken, bin bir zorlukla büyütülen çocuklar öldürülürken, bize yaşamak, yaşamın tadını almak ya da kendi dertlerimizden bahsetmek mübah mı? Belki değil ama bu çocukların hayatlarını kaybetmeleri üzerinde düşünme ve diğer çocukların başına bunların gelmemesi için önlem almak boynumuzun borcu.

Neden bu kadar sevgisiziz? Neden bu kadar öfkeli ve kontrolsüzüz? Neden hiç çözüm odaklı değiliz? Neden hiç sonuçlarını hiç düşünmeden yaşıyoruz? Neden hiç düşünmüyoruz?

İşitme kaybıyla ilgili olarak dikkat çekmeye çalıştığım durum, şiddet söz konusu olduğunda en öncelikli konu halini alıyor. İşte o konu ruh sağlığı. Grip olduğumuzda antibiyotik almayı biliyoruz ama aklımızdaki garip düşüncelerin farkına varamıyoruz. Garip davranışlarımızın sebebini düşünmüyoruz. Bunun yerine hiç bir şey yapmıyoruz. Sokakta yürüyen her insan saatli bomba haline geliyor. Gücünün yettiğini dövüyor, gücünün yetmediğine karşı gelmek için eline silahı alıyor. Cesaretini elindeki metal parçasından alıyor. Düşünmüyor, bilmiyor, düşünüp bilmeden harekete geçiyor. Sonunda vuruyor, kırıyor, yaralıyor, öldürüyor ve “katil” oluyor.

Duygularının farkında olmayan ve farkında olmadığı şeyi doğru ifade edemeyen bir millet olduk biz. Kendi cümlelerimizle konuşamıyoruz. Vebalini sadece kendimiz ödemiyoruz, suçsuz günahsız insanlara ödetiyoruz.

Önü alınabilir şiddet olaylarını gazetede okuyup geçmekten ötesini yapmak lazım. İnsan ruhu üzerine eğitim görmüş uzmanlar bir olmalı, halka konunun önemini anlatmalı, halkı ikna etmeli. Toplum olarak psikolojik sağlığın ne demek olduğunu anlamalıyız. Yakınlarında benzer sorunları görenler, utanıp da bu durumu örtbas etmemeli. Kimse kendi kendine ya da diğer insanlara zarar vermemeli. Herkes kendinin ve çevresinin yaşama sorumluluğuna sahip çıkmalı.


Silkinip kendimize gelmenin vakti çoktan geldi, geçiyor. Kendi ruh sağlığımıza dikkat etmek ve yardım almak lüks değil, tersine toplumsal zorunluluk. Yurtta sulh cihanda sulh gibi, ruhta sulh, toplumda sulh olmalı...
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu