31 Mart 2015 Salı

31 Mart 2015… Keşke unutulabilecek bir gün olsaydın.

31 Mart Salı günü bir türlü oturup yazamadım. Sabah saatlerinde elektrik kesintisi oldu. Bu iyi konu olur dedim ama yazamadım.

Elektrik kesintisi yüzünden telefonun da şarjını bitirmemek için çok internete giremedim. Zaten yoğun talepten 3G de inanılmaz yavaştı. Arada Whatsapp’a bağlanabildiğimde arkadaşımın gönderdiği o korkunç fotoğrafı gördüm. Savcı beyin ailesinin ve sevenlerinin görmemesini dilediğim fotoğrafı. Umarım akşama sağ salim evine döner diye dua ettiren fotoğrafı.

Gün geçti, eve ulaştım. Elektrikler geldi filan. Yine yazamadım. Bir türlü oturup yazamadım.

Gece 23:10’da Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın vefatını öğrendim.

Şimdi bunu yazıyorum. Terörün ne yaptığını görüyorum. Terörün suçsuz insanları öldürüp ailelerini mahvettiğini görüyorum. Terörün suçsuz ölmüşlerin hatıralarını kirlettiğini görüyorum. Ben bunların ikisini birden görüyorum.

Berkin’in yazısını bitirdiğim gibi bitiriyorum ne yazık ki bu yazıyı da. Ne yazık ki bu sefer Mehmet Selim Bey için yazıyorum aynı satırları:

Sen yaşasaydın, ben seni tanımasaydım, ben bu yazıyı yazmasaydım.
Keşke...



30 Mart 2015 Pazartesi

Yayınlanmamış Kelimeler Çöplüğü

Kendime bir söz verdim. Disiplin ile haftada beş gün yazı yazacağıma dair. Anlatacağım çok şey var ama bunlar her zaman kendiliklerinden akmıyor. Biraz zorlamak, sıkıştırmak gerekiyor onları. Bazen onları kandırmak için bir şeyler yazıyormuş gibi yapıyorum. Onlar ortaya çıkınca kıskanıyorlar mıdır nedir, tüm ihtişamlarıyla en güzel kıyafetlerini giyip çıkıyorlar gün yüzüne.

Böyle böyle yaparken bir baktım dosyamda bir sürü kelime, kelimelerin birleştiği cümleler, cümlelerin dost olduğu paragraflar. Birbirinden kopuk, ardarda okuyunca anlamsız. Görevlerini yapmışlar, yazılmışlar ve kıskandırmışlar....Fakat yayınlanmamışlar.
Arada onlara göz gezdiriyorum ne yapıyorlar diye. Silmeye elim varmıyor. İçlerinden bazı şanslı olanları yayınlanan farklı yazılardaki yerlerini alıyorlar. Arkalarında kalan arkadaşlarına göz kırparak ve onlara umut vererek. “Sabredin” diyorlar. “Sizlerin de zamanınız gelecek”.

Nadasa bıraktığım bu kelimeler zamanla büyüyorlar. Evrilip devriliyorlar. Bazen neden yazdığımı anlayamadığım şeyler ortaya çıkıyor, anca zamanı gelince öyle bir anlama kavuşuyorlar ki, iyi ki yazmışım diyorum.

Bugün de gelecekteki yazılarımda muhtemelen yer alacak pek çok şey çıktı. Başlangıç ve gelişme paragrafları oldu sonlanamadı. Güzelce gelişen ve sonuçlananlar ise bir türlü başlayamadı. Bugün yayınlanmamış kelime çöplüğüm oldukça şişti.

Şimdi çöplerimi toprağın altına gömüyorum. Bakalım ne zaman patlayacak çöplük gazdan. Bakalım hangi kelimeler uçarak yapışacak gözlerinize. Oradan da belki gönlünüze. 

27 Mart 2015 Cuma

İLERİ

Bu blogla beraber ben de bazı şeylerin farkına vardım. Mesela beni yıllardır tanıyan arkadaşlarımın işitme kaybıma alışamadıklarını hissettim. Daha doğrusu işitme kaybını bana konduramadıkları için onu yoksaydıklarını. Benim 14 yılımı alan alışma süreci, şu sıralarda onlar için bu blog sayesinde oldukça yoğun ve hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Bunu bana söylemiyorlar ama ben akıllı bir bıdık olduğumdan anlıyorum tabi ki.

Yılların geçmesiyle azalan yüz yüze görüşmelerimizde durumumu fark ettiler, ama belki de derecesini bilemediler. Bendeki etkisini tam göremediler. Sonra karşılarına bu blog çıktı. O yüzden şu sıralarda şok üstüne şok yaşadıklarına eminim. Özellikle Ankara dışında olanlar, telefonda çok konuşmadan Whatsapp’tan yazışıp yazışıp yüz yüze yılda 3-4 defa görüşebildiklerim şoku daha yoğun yaşıyor. Ankaradakiler ise aynı cümleyi pek çok defa tekrar etmenin ayrıcalığını ve zevkini sık sık tattıklarından bu konuda daha sakinler.:)

“Hilal” başlıklı yazımdan sonra İzmir’de yaşayan D’ciğim bana o kadar güzel şeyler yazdı ki. Aynısını ondan izinsiz şekilde buraya kopyalıyorum:
“Sonbaharın sonuydu galiba, sen Çeşme’ye gelmiştin. İkimiz yarı boş Alaçatı’ya gidip sadece 2 saatçik konuşabilmiştik. Şimdi bu nereden çıkmış diyeceksin. Hani blogda yazmışsın ya çok sevdiğin arkadaşın seninle artık anlaşamadığını söylemiş. Çok tuhaf, çünkü ben en çok o gün senin beni duyduğunu ve gönülden dinlediğini hissetmiştim.”

Dün akşam whatsapp’taki bu yazısını ağlayarak okudum. Ben ne kadar şanslı bir insanım, çevremde ne güzel insanlar var diye. Geçmiş yıllarda yaptığım en iyi şey dost kazanmak olmuş benim.

Bugün ayrıca benimle anlaşamadığını söyleyen arkadaşım ile de tekrar konuştum. Onun söylediklerini çok önemsediğimi anlattım. Onunla iletişim kurmak istediğimden bahsettim. O da bana kendini ifade edemediğinde üzüldüğünü söyledi. Sanırım bu şekilde bir iletişim kurmuş olduk. :)

Onun 2 gün önce söylediği sözlerden sonra tüm cesaretimi toplayıp dün işitme testi yaptırdım. Kaybımın ilerlediğini, artık ileri derece kayıplı klasmanına yükseldiğimi öğrendim. Cihazımda ve ayarlarda gerekli değişimleri yaptırdım. Bugun konuşulanları daha iyi anlıyorum. Yarın alışıp daha da iyi anlayacağım. Ne olursa olsun insanlarla sohbet etmekten geri kalmayacağım. Tüm gönlümle konuşulanları dinleyeceğim, tüm benliğimle anlayacağım insanları. İnsanlara ne kadar önem verdiğimi hissettirmekten geri kalmayacağım...

Görme engeli insanı eşyadan, işitme engeli insanı insandan ayırır diyorlar. Ben insanlardan ayrılmayacağım. Duyacağım, dinleyeceğim, anlayacağım, anlatacağım, öğreneceğim, güleceğim, dalga geçeceğim, ağlayacağım, bağıracağım, şarkı söyleyeceğim, müzik dinleyeceğim... Hangi kayıp bana engel olmaya cüret edecekmiş şaşacağım!


26 Mart 2015 Perşembe

Gün'ün G'si

Günaydın! Bugün harika bir gün, güneşli bir gün. Şimdi buradan bağırarak söylüyorum: BUGÜN MUTLU BİR GÜN.

İnsan hayat yolculuğunda hep dümdüz yollardan gitmiyor. Arada viraj ve patika yollardan geçebiliyor. Dün de bozuk satıhlı bir yoldan gitmek durumunda kaldım. Şimdi sol tarafı deniz manzaralı, sağ tarafı yeşillik bir yoldayım. Buraya gelmem için önceki yoldan geçmem gerekiyordu. Tangır tungur, biraz da gürültülü şekilde o yoldan geçtim. Şimdi yolculuğun ferah feza kısmındayım. Merak etmeyin, olur mu?

Bugünü mükemmel, enfes ve muhteşem yapan başka bir özelliği daha var. Bugün blogdaki ilk yazılarımda bahsettiğim can arkadaşımın doğum günü. Bugün G’nin doğum günü.
Ona dünyanın en güzel hediyelerini vermek istiyorum. Şimdi hemen yapabildiğim ise sadece yazı yazmak.

Belki onunla tanışmamızı değil de onu tanımamı anlatmalıyım. Onun her sözüne güvenmemi. Eşsiz mantığı ile kimsenin yapmadığı yorumları yapmasını da yazabilirim. Ya da küçük bir kızken tartışıp dosyayı ona fırlatışımı. Gerçi dosyayı ben mi ona fırlattım, O mu bana fırlattı gerçekten hatırlamıyorum. Dosya bilir doğrusunu, uçamadan görmüştür kimin elinden çıktığını.

Ben olduğum gibi görünürüm; O da...İçimizdeki neyse dışımızdan da görülür. Seversek severiz, sevmezsek belli ederiz.Lafı gediğine koyar asla atta kalmayız. Garip durumlarda güleriz, acı çektiğimizde ağlarız. Acıktığımızda ve acıkmadığımızda yeriz. Yemek ne kelime silip süpürürüz. Patates kızartması ve de irmik helvası verin bize dünyayı yerinden oynatırız.

Yukarıda yazdıklarım birlikte yaptığımız şeylerdir. Fakat O’nun yaptığı öyle şeyler vardır ki, ben değil yapmak, o şeyleri yaptığımı hayal bile edemem. En acil durumlarda serinkanlılığını korumak, en mantıklı karar vermek onun işidir. Duyarlı olmak, idealist olmak O’nun işidir. Yardım etmek onun işidir. Yardımı öyle bir zarafetle yapar ki, hiç bir şey söylemeden, kibarca. İnsan yardım edildiğini bile anlamaz bazen. Şöyle durup bir düşününce bakıp anlarsın nasıl yardımcı olduğunu kelebeğin ayak izleri gibi görünmez bir şekilde.

Hiç birimizin gitmediği yere gidip 2 yıl boyunca orayı düzeltmek sadece O’nun yapabileceği bir şeydi. Şahitlik edemediğim o yıllarda belki sen de kendi cevherini daha iyi gördün. Zor durumlarla karşılaştığın çok olmuştur. Onları da birer birer çözmüşsündür herhalde. Hiç bir arkadaşımızın ve benim harcım olamayan şeyleri yaptın sen. Ama gelip de bir defa bile böbürlenmedin. Bizim saçma sapan basit ve günlük dertlerimizi dinledin yine de. Söylesene sen oradayken biz seni yalnız mı hissettirdik? Benim kafam bir milyonken yanında olmaya çalışıp, mektuplar yazdım sana. Ama senin için miydi, yoksa o mektuplarda hep ben mi dert yandım bilmem. Belki cevap yazmayışının sebebi buydu.
Bir yanın her şeyi bas bas bağırarak anlatırken, hiç açmadığın konular da oldu. İnsankızı bir garip, bazen mücevher kutusunu aralar bazen de kapatır. Belki kendisi bile bakmaz o kutunun içine. Eğer bakmak istersen kutunun kapağını aralayıp, bil ki ben yanındayım. Senin istediğin mesafe kadar yakınındayım.

Bugün senin günün. Bugün mutlu bir gün. Kutlamalı bir gün. Evrendeki seni tanıyan tüm canlılar ve cansızlar senin gününü kutluyorlar. Tüm şarkılar senin için çalınıyor. Tüm renkler senin için birleşiyorlar. Ve tüm çiçekler sana hayran, senin gibi güzel kokuyorlar. Ve tüm kelebekler bir tek senin üzerine konuyorlar.


İyi ki doğdun Gülüm. İyi ki varsın, iyi ki can arkadaşımsın.İyi ki yanımdasın. 



25 Mart 2015 Çarşamba

Hilal

Sağ kulağım ile ilgili çınlama sorunumdan geçen hafta bahsetmiştim. Hala sıkıntım geçmiş değil. Bariz olarak işitmem azaldı. Ama tüm bunlardan daha vahim bir durum var ki ben bunun için doktora gitmeye korkuyorum.

Tam da işitme kaybı ile ilgili olumsuz durumlarla baş edebiliyorum, onunla hesaplaşıyorum bazen onu aşıyorum derken. Tam da bloga yazmakla ilgili muhteşem hissederken.

İyi duyacağım varsa da kafamı sağ kulağıma taktığımdan kaçırdığım şeyler oluyor. Bu çokça oluyor. İçimdeki neyse dışıma da yansıtan bir yapım var. Kafam kulağımdayken de yüzümde gülücük olmuyor, olamıyor.

Bugün çok sevdiğim bir arkadaşım benimle rahatça iletişim kuramadığını çok safça, art niyetsiz bir şekilde ifade etti. Eskiden böyle değildi dedi, seninle anlaşabiliyorduk. Ama şimdi sana bir şey söylüyorum ve sonra bana böyle bakıyorsun. Anlamadığını biliyorum dedi.


O    k-a-d-a-r     ç-o-k     ü-z-ü-l-d-ü-m     k-i.


Eskiden, yazmaya başlamadan önce derdim ki “Her duyamadığım kelimede içimden bir parça kopuyor”. Gerçekten parçalar kopa kopa gönlüm sürekli kanıyordu. Üzerine çok çalıştım. Okudum ve danıştım. Zaman ve emek verdim. Bu üzüntüyü bitirmek için uğraştım. Bitirdiğimi de zannediyordum- bugüne kadar.

Arkadaşımın sözleri beni ışık hızıyla eski halime götürdü.  Buna da hemen sevgili vücudum buna tepki verdi. Migren ağrım geldi ardından. Yine uyardı beni, neden böyle algılıyorsun dedi. Midem başımla bir oldu, silkeledi beni.

İlerlediğim tüm yollardan adım adım geri döndüm. Başlangıç noktama vardım. Sonra ileri sardım: Üzülmeyi bıraktığım ana kadar.  O anda Doğan Cüceloğlu’nun Gerçek Özgürlük isimli kitabında okuduğum sağır öğrenci ve ona yardımcı olan sınıfının hikayesi vardı. Sınıf sağır öğrenci için değil, ona yardımcı olma hissinin kendilerine iyi geldiğini düşünerek ve bunu bilerek, kendileri için ona yardımcı oluyorlardı. O hikayeyi okuduktan sonra üzülmeyi ve utanmayı bırakmıştım. Bırakmayıp rafa kaldırdığımı ise bugün fark ettim.

Durum böyle… Yapacak bir şey yok. Kaybım ilerledi ya da anlayışım geriledi, neyse ne. Al sana yeni bir kendini aşma zorunluluğu. Yeni bir macera, yeni bir serüven, dizide yeni bir sezon.

Kuvvet toplayıp yine savaşmaya başlayacağım. Sendelediysem sendeledim. Ama düşmeyeceğim. Duyduğumu duyacak, bildiğimi bilecek, ama yine de sağlam basacağım yere.

Bakmayın şimdi çekildiğime, bunların hepsi Hilal Taktiği. Çekilir gibi yapıp düşmanı orta noktaya çekeceğim. Ama sonra iki koldan düşmanıma sarılıp onu nefessiz bırakacağım.


Gel sen de koynuma ey sevgili işitme kaybım. Seninle işim henüz  bitmedi.

24 Mart 2015 Salı

Survivor

Ben dün Survivor’da yarıştım. TV’de görmedik demeyin. Benim yarıştığım ada, kendi hayatım. Bir gün içinde pek çok müsabaka oluyor. Şimdi bunları tek tek anlatacağım.

Sabah saatlerinde “değişim oyunu” vardı. Bu oyunda en esnek olan kazanıyordu. İnsanın kendi kontrolü dışında gelişen değişikliklere uyumu ölçülüyordu bu yarışta. Yarışmanın başında performansım çok iyi değildi. Yüzümün biraz düştüğü oldu. “Aman değişikliğe ne gerek var, eskisi ne iyiydi” dedim. Kendi enerjimden yedim. Oyunda geri kaldım enerjim düşünce. Sonra oyunun tam ortasında baktım ki eski ile yeninin tam ortasındayım. E dedim, eskiden uzaklaştıysam yeniye neden koşmayayım? Bıraktım eskiyi, attım kendimi değişimin kucağına. Oyunu geç bitirdim ama ilk puanım aldım.

Öğleden sonra ise “önderlik oyunu” oynandı. Bu oyunun amacı örnek olup, güzel işlere imza atmaktı. Bu oyun dahilinde eğitim vermeye çalıştım elimden geldiğince. Enerji verdim, enerji aldım. Daha da iyisi tabi ki yapılır dedim ama dur daha biraz sabret dedim. Önderlik oyunu uzun solukluydu, buradan da “sabır puanı” topladım.

Akşam saatlerinde ise “fiziksel performans” oyunu vardı. Çok sulu bir oyundu bu. Kovadan boşanırcasına yağan yağmurda oynanıyordu. Oyunun amacı A noktasından B noktasına, çeşitli araçlar değiştirerek en kısa sürede ulaşmaktı. Bu süre zarfında özellikle oyuna dahil edilmiş terslikler önüne çıkıyordu insanın. İlk terslik metroda yaşanan kavgaydı. Halkımızın asabiyet seviyesinin dışa vurumu olarak bir tartışma sahnelendi metroda. Baktım kimvurduya gitme durumu var, attım kendimi metrodan. Dedim biraz yürüyüp dolmuşa bineyim. Yağmur daha da hızlanmıştı. Yakındaki AVM içinden geçersem daha az ıslanırım dedim. AVM içindeki alışveriş tuzağına düşmeden, o bölümü başarıyla atladım. Sonrasında durağa ulaştım. Burada sabır ölçülmeye başlandı. Sahne soğutulmuş, yağmurun şiddeti arttırılmıştı. 20 dakika bekleyişin sonunda oyun kurucu bir dolmuş gönderdi sonunda. Bu arada zaman geçiyordu. Oyuna başlayalı 1,5 saat olmuştu olmasına ama hala B noktasından çok çok uzaktaydım. Dolmuşun gelmesine sevinerek serüvene devam ettim. İneceğim yerden taksiye binmeyi planlamıştım. Dedim ya oyunda özellikle konulmuş terslikler var diye. En büyük terslik sona saklanmıştı. Taksi durağında araç yoktu. Yağmur yağıyordu ve yoldan da taksi geçmiyordu. Geçenler ise hep özel araçtı ve çok hızlıydılar. 20 dakika da kafamı altına sokacak bir şapka, şemsiye ya da durak olmaksızın taksi bekledim. Baktım oyun kostümüm sırılsıklam, durmayayım B noktasına doğru yürüyeyim dedim. Sokaktaki köpekleri ve karanlığı dert etmedim. Oyun için bana verilen 2 saat dolmak üzereydi. Yürüyerek B noktasına varacak gibi de değildim. Yol üzerine konumlandırılmış bir markete girdim ve yardım istedim. Durumu anlattım. İyi yürekli yardımcı oyuncu halime acımış olmalı ki kendi arabasına bindirip beni B noktasına götürdü. Bu oyundan hız puanı alamadım ama bir sabır, bir de zor durumda yaratıcı olma puanı aldım.

Günün sonunda yorgun ve bitap düşmüştüm, ama sağ salim B noktasına ulaşabilmiştim. Aldığım ödül ise tüm zorluklara değerdi; sıcacık evimde beni bekleyen sevdiklerim... ha bir de güzel bir yemek :)




20 Mart 2015 Cuma

Elma

Hastayım, boğazım ağrıyor. Etrafta salgın varsa mutlaka bana da bir selam verir zaten. Kambersiz düğün olmaz misali. Bademciklerim badem olmuş, kulaklarımın yanına taşınmışlar. Elimi kaldıracak halim yok ama şükür ki parmağımı klavyede gezdirecek kadar var.

İnsanın kendine verdiği sözü tutması en zoru. İnatlaşmasam kendimle şu anda yazı yazmak için oturmak yerine, yatar konumda olurdum. Televizyon bile seyretmez gözlerimi dinlendirirdim mışıl mışıl. Ama olsun çok çok memnumum yazıyor olmaktan.

Hem biliyor musunuz blog dün itibarıyla 1.000 görüntülenmeyi geçmiş. Eğer blogger.com ya da hınzır biri sürekli bloğa girip çıkıp beni kandırmıyorsa; ne güzel yazdıklarımı okuyan var demek. Dünya için son derece küçük ama bir ayı yeni dolduran blog için büyük adım. Bu da demek oluyor ki yine kutlama yapacak bir şey var. Yaşasın bir haftada iki kutlama! Pek şanslı hissediyorum ayıptır söylemesi.

Şu yaşıma geldim, çoğu şey için, başkalarının “başarı” dediği şey için ne çok didindim. Minicik bir kızken başladım çalışmaya. O zaman ders çalıştım bolca. Sonra iş çalıştım çokça. Karınca misali kendi yükümü kendim taşıdım. Çalıştım, üzüldüm, vazgeçtim, sonra yok olmaz dedim tekrar azmettim durdum. Meğerse aslında tek yapmam gereken sadece gerçekten istediğim bir şey yapmakmış. Ama ne istediğini bulmak da çok zormuş. Gerçekten ne istediğini bulmak bir ömür sürermiş. Ne badireler atlatılır, neler neler yaşanırmış. Ne ters yönlere girilir, ne çıkmaz sokaklardan dönülürmüş.

Debelenip durmuşum süte düşmüş kurbağa gibi. Aynı o kurbağa gibi kaymak yapmışım sütten, üstte kalmayı başarmışım. (Burada bir hayatı tespih yapmışım şarkısı giriyor hafiften- ha hahahaa) Şimdi Oscar alıp da teşekkür konuşması yapıyor değilim. Tüm dünya beni tanıyor da değil. Nobel ödülü de almadım, yeni bir icat da yapmadım. Sadece minik, küçük, sadece benim olan şu sade hayatımda kendim için attığım ufacık adımları paylaşıyorum yazarak.

“İşitme kaybım olmasa dünyanın hakimi ben olurdum” cümlemden “İşitme kaybımla BEN olmuşum” cümlesine sessizce geçmişim meğerse. Gökten düşen elmadan benim payıma kalan buymuş meğerse...


Düşen elmadan kendi payınızı bulmanız dileğimle...Sağlıklı ve mutlu hafta sonları...

19 Mart 2015 Perşembe

Sağ kulağım

Sağ kulağım acayip çınlıyor. Sanki daha da az duyuyor gibi. Bazen böyle basınç ile kapanmış gibi hissediyorum. Sağ kulağımdaki çınlama dikkatimi başka bir şeye vermemi engelliyor. Aklım kulağımda, endişeleniyorum elimde olmadan.

En iyisi ben doğrudan sağ kulağıma sorayım neden çınlıyor.

Şimdi canım sağ kulağım derdin sesini duyurmaksa bak ben duydum seni. Sohbet etmek istiyorum sadece. Sana bir kötülük mü yaptım? Seni çok mu yordum? Telefonu sana doğru tuttuğumu biliyorum. Tamam, eğer yorgunsan diğer kulağıma tutarım artık. Yeter ki sen daha az duymaya başlama. Yoksa uyurken çok mu üstüne yattım senin? Yastığım mı acıttı canını? Üzerine kulak kepçem mi katlandı? Yoksa su mu kaçtı içine? Öksüremediğin için mi çınlıyorsun? Ama çınlayarak çıkmaz ki içindeki su.

Aa ben anladım seni, solağım diye kıskandın sen. Canım sol elimi kullanıyorsam sen neden üstüne alınıyorsun ki? Senden önce sağ elimin alınıp tepki vermesi gerekmez mi? Bak onun sesi çıkmıyor sen neden onun sözcülüğünü yapıyorsun bakayım? Seni gidi anarşik kulak seni...Yoksa sen sağ elimin yerine greve mi gidiyorsun? Otur bakalım şuraya, derdin çalışma saatlerin ise anlaşalım. Daha çok uyuyayım zevkle. Çalışma koşullarına bakalım. Öyle hemen işi bırakıp kamp kurma, konuşalım bir orta yol bulalım seninle. Çözüm odaklı olalım değil mi?

Ama böyle yapma be gözüm- pardon sağ kulağım. Korkutma beni. Bilirsin ben seni de sol kulağımı da aynı derecede severim. İnsan hiç bir kulağını diğerine tercih eder mi? Etmez ki, ben ikinizi de seviyorum, ikinize de ihtiyacım var benim. Küpe taktığımda hiç birinizi diğerinden hiç ayırdım mı? Hep ikinize de aynı küpeyi taktım alınmayın diye. Hem sol kulağım duymasın, sadece senin arkana dövme yaptırdım. Bak, sol kulağım bir gün bile bunun lafını etti mi? Etmedi. Derdin nedir şekerim? Çınlamadan söyle bakayım bana. O vızıltı olunca duyamıyorum ki ben senin sesini.

Varsa bir hatam sadece sol kulağıma ilk işitme cihazımı takmamdır. Ama ne yapayım o zaman doktor tek cihaz olur demişti. Hem ben bilmiyordum ki iki cihazla daha iyi duyuluyor.


Ah be sağ kulağım, ah be canım hadi bitir şu çınlamayı da eski mutlu günlerimize dönelim. Hadi kuzum...Hadisene ama!!!

18 Mart 2015 Çarşamba

Kırışık

Bugünün en önemli olayı Çanakkale Deniz Zaferi’nin 100. Yılı. Her yerde bununla ilgili yazılar, alıntılar var ama çoğu o ilkokul günlerimizdeki müsamereler tadında. Bu inanılmaz değerli konuyu sürpriz bir zamanda, layığıyla yazmak istiyorum. Bugün değil, müsamere tadında değil.


 18 Mart’ın gölgesinde kalan bir haftanın içindeyiz aslında, bu hafta  “Yaşlılara Saygı Haftası”.  Sorun da haftanın adından başlıyor bence. Halk olarak yaşlıları sayıyoruz ama onları sevmiyoruz.

Yaşlıları sevseydik, onlara “bakmak zorunda” olmazdık. Onlarla birlikte yaşardık, yaşamak derken yaşamlarına tanıklık ederdik. Engellileri eve kapadığımız gibi yaşlıları da evlerine hapsetmezdik. Eğer yaşlıları sevseydik, onları evlerinden çıkarırdık. Kolayca evlerinden çıkıp, rahatça onlara göre düzenlenmiş yollarda yürüyebilirlerdi. Hatta yabancı ülkelerdeki yaşlıların kullandığı araçlardan bizim yaşlılarımızın da olurdu. Binerlerdi alçak ve yavaş motosikletlerine, istedikleri yere düzgün yollardan tın tın giderlerdi. Kendi başlarına. Kimseye ihtiyaçları olmadan. Dışarı çıktıklarında arkadaşlarını, diğer çocuk ve gençleri ve hatta kendilerinden de yaşlıları görürlerdi. Güneşi görürlerdi, yağmurda ıslanırlardı ama kendilerini hapsedilmiş hissetmezlerdi.

Eğer yaşlıları sevseydik, onlarla konuşurduk. Konuşurken gözlerine bakardık. Gözlerindeki 11 yaşındaki çocuğu görürdük. Konuşurken yüzlerindeki kırışıklıkları seyrederdik. Her bir kırışığın altındaki hikayeyi merak ederdik. Onlara hikayeler anlattırırdık. Milyonlarca defa dinlemek için zaman yaratırdık. Onların yanında akıllı telefonlarımıza dalıp yüzlerine bile bakmayı unutmazdık. Böyle yapabilseydik eğer, onlar da bizlerle iletişim kurmanın tek yolu olarak hastalıklarını kullanmazlardı. Neşeli şeylerden konuşurduk, çünkü onların da gelecekle ilgili hayalleri olurdu. Hayalleri yaşayan insan neşeli olmaz mıydı?

Bir bakın etrafınıza. Ama görmek için bakın. O zaman çocukların yaşlılarla çok iyi anlaştıklarını fark edeceksiniz. Çocukların ve yaşlıların zaman kavramları denk işler. Zaman, onların oyunları için uzar ve uzaaar. Çocuk, yaşlının eli ayağı olur; yaşlı, çocuğun aklı. Birbirlerini bütünlerler, birbirlerini çok severler, gönülden oynarlar birbirleriyle.
Çocuk ve yaşlı sevmeyen yetişkinler de asık suratlarıyla oradan oraya koştururlar. Onlara zaman asla yetmez. Gözleri bozuk değildir ama ne yeşil çimleri görürler, ne de yuva yapmak için gagasına dal parçası almış güvercini. Durup manzaraya karşı, öylesine bakmazlar. Onlar ne çocuklardan enerji ne de yaşlılardan akıl alabilirler. Kendi çemberlerinde dönüp dururlar dolap beygiri gibi. Sonra da derler ki bir gün biz de yaşlanacağız...

Çok mesaj kaygılı olacak burası ama lütfen fark edin. Lütfen bugün en yakınınızdaki yaşlıyı sevip sevmediğinizi düşünün. Sevmiyorsanız ne engel oluyor? Bu sizinle mi, onunla mı ilgili bir şey? Eğer benim gibi şanslıysanız ve sevdiğiniz yaşlılar yakınınızdaysa, onlara sıkı sıkı sarılın. Her bir kırışıklığın hikayesini anlattırın. Dokunun onlara. Kolay olmadı o kırışıklıklar...














17 Mart 2015 Salı

"Ablam gibi"

Dün, bloga başlamamın 1. ayı doldu. Dile kolay, 30 takvim gününde 21 yazı yazmışım. Ne de iyi etmişim. Aferim bana.

Ablam gibi işitme kaybım olmasından hep korkmuştum küçükken. Hatta daha önce yazdığım işitme kayıplıyı deli eden bazı patavatsızlıkları ona benim yaptığım da oldu. Onu üzdüğüm oldu. Onu anlamadığım oldu. Ona uzak durduğum da oldu.

O zamanlar işitme kaybım olursa onun gibi davranmayacağım, kendimi sosyallikten uzaklaştırmayacağım, neşeli ve mutlu bir insan olmaya devam edeceğim diye düşünürdüm. Bu iş başa geldikten sonra neşemden, mutluluğumdan ve sosyalliğimden uzaklaştığım anlar oldu. Yalan değil. Ama tam içimde en derinde, bu başıma gelen şeyi nasıl ele alacağımın, buna nasıl tepki vereceğimin, işitme kaybımdan daha önemli bir konu olduğunu biliyordum.

Bilmediğim bir şey de ablamın benim işitme kaybımla birlikte değişecek olduğuydu. Benim hikayem onun hikayesiyle kesişmiş, onun sosyalleşip ve çok sevilen bir üniversite hocası olmasıyla devam etmişti. Onun işini sevmesini, sevmek ne kelime işine aşık oluşunu, derslerine öğrencilerinden daha fazla çalışmasını ve kendini işine adamasını hayranlıkla ve gururla izledim. Her Pazar günü ders çalışıp, yıllarca anlatacağı konuları güncel hayattan detaylarla süsledi. Yıllarca anlattığı konuları iki defa üst üste aynı şekilde anlatmadı. 45 yaşında power point kullanmayı öğrendi. Derslerini slide lara tek tek yazarak geçirdi. Hazırlanması eskisine göre daha fazla zaman alsa da azmetti, üşenmedi. Hep daha iyisi nasıl olur dedi.

Bunlardan öte, daha önce yabancılarla konuşmaktan çekinen insan, öğrencileri ile mükemmel iletişim kurdu. Onlara değer verdi. Onları daha önce hiç bir hocanın dinlemediği gibi dinledi. Onlarla ilgilendi. Yeri geldi onların karnını doyurdu, yeri geldi onlara referans oldu. Ama onlara hep “Siz” dedi. Öğrencilerine gösterdiği saygının katlarcasını kendisi öğrencilerinden gördü.

İşine aşık olan insanın enerjisini nasıl yaydığını, onu tanıyanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığını ilk ablam ile gördüm. Aşkla yapılan işin ne büyük bir haz verdiğini kendi gözlerimle, O’nda gördüm. Ben de aşık olacağım bir şey yapmak istedim.

Düşündüm, düşündüm, okudum, yaşadım, okuyup yaşadıklarımı düşündüm ve yazmaya karar verdim. Yazmayı aşkla,”ablam gibi” yapmaya karar verdim.

Beni başta üzen, kahreden, isyan ettiren, düşündüren, fark ettiren ve sonunda da azmettiren “şey” hakkında yazmaya karar verdim: İşitme kaybımla hesaplaşmaya karar verdim.

Dün, yazmaya başlayalı bir ay oldu. Bugün bunu kutluyorum. Dert, tasa, engel, sorun, sıkıntı ve problemleri düşünmüyorum. Kendi kendime kutlayacağım bir şey yaratmamı kutluyorum.

Ay dönümümüz kutlu olsun :)




16 Mart 2015 Pazartesi

D

Bloga başlamadan önce alıştırma olsun diye yazmaya başladım. Yayınlamıyordum ama yazdıklarıma bakıp içime sinerse blog açacaktım. Yazılarımı da kimseye göstermemiştim. Öncelikle kendimi memnun etmem gerekiyordu. Birkaç yazı yazdım. Sonra arkadaşım D ye okutmak istedim, onun fikirlerini duymak istedim.

D küçük bir kızken yazısı dergide yayınlanmıştı. O günü çok net hatırlıyorum. Dergiyi aldığım gibi soluğu O’nun üniversitesinde almıştım. O zamanlar benim de böyle bir hayalim olduğunun farkında bile değildim.

Sevgilisinden ayrıldığında yine yanındaydım. Bu sefer elimde dergi yoktu. Tarifsiz aşk acısına iyi gelen yegane şey vardı: Sucuk ve yumurta! Şimdi düşüp düşünüp gülüyorum. Sonuçta O, yumurtaları yemedi. D karşımda ağlanırken ben yumurtaları kırıp yarım kangal sucuğu mideye indirmiştim bile.

Bir eksiği vardı; çok çalışkandı. Üniversite sınavından sonra biz A ile gece gezmelere giderken o evde ağlamayı yeğledi. Sonuçta içimizde en yüksek puanı O aldı. Vatandaşlık dersinde ondan kopya çekerken yakalandım. Benimle iki gün konuşmadı. Hadi söyle bakalım şimdi konuları hatırlıyor musun bakayım?

Çalışkanlığı hep devam etti, en yüksek puanları alıp en iyi yerlere girdi. İstediği yerlere girmek için mi o puanları aldı, yoksa en yüksek puanı almak için mi oraları yazdı bilmiyorum.

Bir defasında ayakkabıları çalındı. Evet bazı talihsizlikler olduğu doğrudur, ama yukarıdan bakıldığında sadece talihli haller görünür.

Muhteşem tatillerimiz oldu. O sokağa girmeyelim diye bin defa uyardı ama sonunda O da bize uydu. Bu sayede Mayflower beş çiçekle tanıştı.

Bir evlilik iki çocuk yılı geçti. Mükemmel başarılı hisli insan mükemmel ötesi bir anne oldu. Uyumadı, uyuttu, yemedi yedirdi. Çocukları hep tok, hep temiz oldu. Tüm ödevleri mükemmelce yapıldı. Annelerin “Ana Kraliçe”si oldu. Azmetti annelerin en incesi de oldu.

Seçimler yaptı, seçimlerine sahip çıktı, seçimlerinin bedelini hiç ses etmeden ödedi.

Ben ise kendisiyle ilgili beş tane yazı yazdım. Hiç biri O’nun kadar iyi olmadı. O’nun yazabileceği kadar başarılı olmadı.


Belki de konu buydu, bu yazıyı O yazsaydı çok çok çok daha güzel yazardı. Belki de 36 saattir yazıp yazıp beğenmemem O’nunla bu konuda yarışamayacak olmamdandır. Belki de bu kısım yazının en can alıcı yeridir. Ne dersin ha D?

13 Mart 2015 Cuma

Tek Kulaklı Boz Tavşan


Geçen günlerde bir pet shopta (düşündüm de Türkçe ismi yok, evcil hayvan dükkanı mı deseydim, yok ama o da çok uzun olurdu, sanki şimdi çok kısa yazdım – neyse.) tek kulağı olan boz bir tavşan gördük.

Dükkanın sahibine sorduğumuzda, doğuştan öyle olduğunu öğrendik. Olmayan kulağının yerinde herhangi bir açıklık yoktu. O zaman yarı sağır bir tavşan bu dedim.

Acaba tek kulağıyla nasıl duyuyordu? Seslerin hangi yönden geldiğini anlıyor muydu? Farklı olduğunu biliyor muydu? Diğer tavşanlar gibi iki kulaklı olmayı istiyor muydu? Başka tavşanların yanında utanıp sıkılıyor muydu? Arkadaşlarını anlamayınca dalga geçiliyor muydu? Sudaki yansımasını gördüğünde kendini eksik hissediyor muydu? İşte tüm bu sorularımı sordum kendisine. Fitifitifiti diye sürekli oynayan ağzından laf almaya çalıştım ama bana bir şey söylemedi. Sadece şöyle başını kaldırıp bir baktı, sonra da yediği marula geri döndü.

Sorularım yanıtsız kalmıştı. O zaman ben de gözlemlerim seni çözmek için dedim.

 O kadar güzeldi ki. Çok farklıydı. Daha önce gördüğüm hiç bir tavşana benzemiyordu. Birbirinin aynı olan kırmızı gözlü beyaz tavşanlar diyarının boz renkli marjinaliydi. Evet tek kulağı vardı, zaten O’nun iki kulağa ihtiyacı yoktu ki. O çift kulaklı tavşanlar kadar iyi duymasa da, daha duyarlıydı. Daha iyi işitmese de çok daha iyi dinlerdi. Aklıyla yüreğini birleştirmiş ender tavşanlardan biriydi. Tavşanistan’ın bilgesiydi. Herkes O’na akıl danışırdı, çünkü O’nda tüm tavşanlara yetecek nasihat ve hikaye vardı. O’nun görünmeyen tek kulağı aslında kendi içindeydi. Yüreğinin sesini hemen duysun diye zihni.

Ben anlamıştım O’nunla göz göze geldiğimizde ne kadar olgun olduğunu. Çözmüştüm sonunda ben bunları düşünüp de bulayım diye sorularımı yanıtsız bıraktığını.


“Hoşçakal” dedim tek kulaklı boz tavşana. İyi ki seninle karşılaşmışım. İyi ki bana hemen cevap vermemişsin. Sen olduğun gibi çok özelsin, sakın değişme oldu mu? Hep benim biricik tek kulaklı boz tavşanım olarak kal.

12 Mart 2015 Perşembe

B

Bugün gezegenler ters açıyla kare yapmış...mış. Ne demekse?! Ben işin tanımında değilim de etkisindeyim. Bugün herkesi zorlayacak olaylar olabilirmiş, doğrudan tepki vermemeli “bilgin baykuş” modunda seyretmeliymişiz.

Bendeniz de Allah’ın bir kulu olduğum için bu “zorlanma” durumundan üç olay ile nasibimi aldım.

İlkinde duydum, anladım, karşımdakinin ağzından kaçan cümle ile ne kast ettiğini anladım. Sustum.

İkinci olayda üzüldüm, ağzım üzüldüğümü söylemese de, yüzüm söyledi.

Üçüncüsünde ise baktım duruma, “Sen” dedim kendime istifini bozma, “Bugün de böyle bir gün”.

Sağ salim eve ulaştıktan sonra düşündüm bugünü. “Aynı B gibi davrandın bugün, aferin sana!”

B kim mi? Daha önce zihnime olumsuz düşüncelerin gireceği kapıyı kapatan arkadaşlarım var demiştim ya. İşte o arkadaşlarımdan biri B.

A’yı yazıp B’yi yazmamak hiç olur mu? Ayrıca benim gibi bazı konularda takıntılı biri sıralı sekili gitmeli zaten yazı işinde bile.

Şimdi bu B arkadaşımı ilk tanıdığım gün gözümün önünde. Çok sinir olmuştum ona. Arka sıramda tüm dersler boyunca konuştu, konuştu, konuştu. Konuşmadığı zaman da sırtıma 0.5 kalemini batırıp durdu. Gıcık kız.

Aradan bir süre geçti, dedim ki “E fena da değilmiş aslında”. Biraz daha zaman geçti “Ne eğlenceli bu kız yaa”. En sonunda da dedim ki “Hadi sen evden çık, sokaktan bana doğru yürü ben de sana doğru yürüyeyim. Ortada buluşuruz”

Biz yıllar yılı aynı yolları arşınlayarak aynı orta noktada buluştuk. Aynı sokakta oturmanın rahatlığı ile. Servisten inip birbirimizin evine gittik. Hep ama hep hayal kurduk. En ince detayına kadar. Sonra da oturduk bunları farklı zamanlarda, farklı renklerdeki farklı kağıtlara yazdık. Kağıtlara yazdığımızı unuttuk. Farklı zamanlarda farklı yerlerde bu kağıtlar önümüze çıktı. Hayallerimizden gerçekleşenler için sevindik. Gerçekleşmeyenler için ise daha zamanımız var dedik.

Şirket kurduk, isim verdik, zengin olduk hayalimizde. Hayal kurarken hep onun yaptığı o lezzetli elmalı paylardan yedik. İnsan neden 13 yaşında elmalı pay yapar hiç bir zaman anlamadım ama.

Aramızda en çok ilgiyi hep o çekti. Gözlüklü halimde etrafa kısık gözlerle bakarken, o kocaman güzel gözleriyle etrafı süzüyordu. Cep telefonunun, internet ve sosyal medyanın olmadığı ilk gençliğimizde, sosyalleşme metodu olarak cafede oturduğumuz masaya bir telefon numarasının atıldığını gördüm. Tabi ki benim için değildi.  

18 yaşına bastığı gün okuldan her zamanki gibi onların evine gittik. Artık reşit olmuştu. Lise kıyafeti ve hazırladığımız son derece çakma kimliklerimiz ile alınmadığımız barlara artık serbestçe girebilecektik. İnsan hangi akla hizmet gündüz vakti lise üniforması ve sahte kimliklerle bara girmeye çalışırdı ki? Bilmem. Ama O’nunlayken anlam aramaya gerek yoktu.
.........................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................

Zaman oldu, zaman geldi, zaman doldu, zaman geçti. Küçük küçük noktalara ayrıldı zaman. Noktalar birbirinden uzaklaştı. İki nokta arasında bir doğru çizilemedi. İşte o doğrunun çizilemediği zamanlarda, noktalar iki ok oldu, uzaklaştı birbirinden.
Başımdan neler neler geçti. Başından neler neler geçti. Bilemedim.Bilemedin. Ben o zamanlarda çok özledim seni. Seninle hayal kurmayı, sana hayallerimi anlatmayı. Seninle gülmeyi, seninle dünyayı dert etmemeyi.

Noktalar birbirinden ayrılmadan önce ben duyuyordum. Noktalar birleşip doğru olduğunda iyi işitemiyordum artık. Bıraktığın ben ile yeniden bulduğun ben hem çok farklı hem de çok aynıydı. Farklıydım çünkü değişmek zorunda kalmıştım, her zaman benimle olacak kaybıma alışmak için. Aynıydım çünkü seni o çocukluk günlerimizdeki kadar çok seviyordum.

Sen hep idare ettin. Hep alttan aldın ama hiç eğilmedin, hiç güçsüz olmadın. Hiç ama hiç çirkinleşmedin, ne tavırlarınla ne de görünüşünle. Her zaman bir adım uzak ama ulaşılabilir oldun. Çok anlatmadın ama iyi dinledin.

İşte ben de bugünü sağ salim atlatabildim. Senin gibi alttan aldım ama eğilmedim. Kızdım ama sesimi yükseltmedim.


Bir daha lütfen zaman ayrılmasın noktalara. Tüm noktalar bir olsun, birlikte olsun. Seninle, benimle ve bizimle olsun.

10 Mart 2015 Salı

Berkin'in B si

berkin (4)

Bugün 11 Mart 2015. Berkin Elvan’ın ölümünün birinci yıldönümü. Bugünü O’na bir şeyler yazmadan geçiremezdim.

Canım kardeşim, seninle tanışabilme fırsatım olmadı. Keşke tanıma fırsatım da olmasaydı. O gün ekmeğini alıp bakkaldan ucunu ısırıp yiyerek evine ulaşsaydın. Hatta daha yumuşak olan yan tarafını da yediğin için anneciğin sana kızsaydı evine gittiğinde. Keşke anne babanın seninle ilgili en büyük derdi ödevlerini yapmayışın olsaydı. Keşke ödevlerini yapmayıp okulu kırsaydın. Diğer sınıftaki kıza aşık olsaydın. Ona şiirler yazıp teneffüste gizli gizli onu seyretseydin.

Sivilcelerin için doktora gitseydin mesela. Doktor da sana “Oğlum bunlarla oynama, bak yayılıyor” deseydi. Doktordan gelirken bir selfie çekip koysaydın instagrama “Doktor çıkışı” diye etiketleyerek.

Evine giderken otobüste uyuyakalsaydın; sonra bir baksaydın ki yanına diğer sınıftaki kız oturmuş. Konuşmak isteseydin ama cesaret edemeseydin. Kızın okuduğu kitaba yanından bakıp neyle ilgili olduğunu öğrenmeye çalışsaydın. Küfretseydin bozuk gözlerine, martı kaşlarını kapatacak çerçeve bulamayışına. “Bir gözlüğüm olsaydı” deseydin, “okuyabilirdim buradan o yazıları”. Sonra aklına ona yazdığın şiir gelseydi. Cebinde arasaydın şiirini yazdığın kağıdı, şansına bulsaydın. Gizliden kızın çantasına atmaya çalışırken yakalansaydın. “Kız kızgın olunca da çok güzelmiş be” deseydin. Kız senin yüzüne en kötü bakışını atıp kalksaydı hemen yanından. Ama sen yine de mutlu olsaydın çünkü şiirini atmıştın çantasına...

Duraktan eve doğru kafanda binbir hayalle gitseydin, ayakların yerden kesilmişçesine mutlu. Sana kızgınlıkla baktığı o anı tekrar tekrar yaşasaydın. Ela gözlerinin  içindeki her bir hareyi hatırlasaydın. Gözün kapalı çizseydin onun gözlerinin resmini.

Eve gidince annen sana “Oğlum ekmek nerede?" deseydi, "Oğlum nedir bu halin aşık mısın?” Utansaydın biraz, yüzün elinde olmadan kızarsaydı. “Tamam anne yaa gittim şimdi bakkala, bozuk para versene...” diyerek çıksaydın evden dışarı.

Dışarıda olmuş olanlar olmasaydı.

Sen yaşasaydın, ben seni tanımasaydım, ben bu yazıyı yazmasaydım.
Keşke...


A

Hayat bazen biz ne kadar olumlu olursak olalım, demeye dilim varmıyor ama...adil olmayabiliyor. Bu tip şanssızlık hallerinde olumsuzluk virüsü minicik boşluktan zihne süzülüp kıtır kıtır kıtır bulduğu hücreleri yiyebiliyor. Doymak bilmeyen bu virüs çok da hızlı hareket ediyor, sonra bir bakmışsın ki kapkara olmuş düşüncelerin.

Bugün az kalsın bu virüs giriverecekti aklıma. Daha önceden kapadığımı sandığım bir açık kapı buluvermiş. Aman ben bu kapıyı açık mı unutmuşum, biraz iteyim de kapatayım derken gücüm yetmedi. Tam olumsuzluk virüsü girecekken, arkamda bir destek hissettim. Benim itmeme bırakmadan kapatıverdiler kapıyı virüse. Döndüm bir baktım, arkamda ışıldayan arkadaşlarım...

Onları yazmaya karar verdim. Teker teker yazacağım biricikleri. Ağır ağır acele ederek yazacağım. Ağır ağır yazacağım çünkü yazacaklarım çok yoğun. Acele ederek yazacağım çünkü hemen okumalarını istiyorum.
Bir numaradan başlayayım ben en iyisi J alfabede de bir numara ya bi de.;)

Tüm ortaokul hayatımız, sınıfça onun adının anlamını derse yeni giren öğretmenlere anlatmakla geçti. Lisede buna gerek kalmadı, çünkü zaten bütün okul onu tanırdı. Biz de O’nun arkadaşları olarak tanındık.

Sonra üniversite, aynı okulda farklı bölümlerdeydik. Her boş anda orta noktada buluştuk. Bölüm arkadaşlarımız kıskandı onları bırakıp bırakıp birbirimize kaçmamızı. Çok iyi anlaştık, hep beraberdik ama ev arkadaşlığını yapamadık bi tek. Şimdi düşünüyorum da o zaman çok başkaydım, sen de başkaydın, belki ondan olmamıştır diyorum. Sonunda da şükrediyorum, ev arkadaşı olamadık ama arkadaşlığımıza zarar gelmedi diye.
Araya evlilikler, çocuklar felan girdi. Kilometreler girdi. Ama hep telefonun diğer ucunda, kalbimin yakınında oldu.

Tüm yukarıda anlattıklarım dışarıdan görünenler, yaşam şahitlerimiz de anlattıklarıma tamam der, gören gözler vardır bunları.
Ama şimdi yazacaklarım kimsenin görmediği, şahit olmadığı, bilmediği ve sadece bana ait olan içimden geçenler. Bu zamana kadar bende kalanları şu anda O’na ve halka arz ediyorum.

Ya aslında çok zıttık başlarda. Sonra ben içimdeki onun gibi davranan kısmı fark ettim, sanırım O da içindeki benim gibi davranan kısmı fark etti. Ben en az onun kadar rekabetçi olduğumu anladım. O da benim kadar kırılgan olduğunu anladı. Ben onun kırılganlığını yumurta kabuğuna sardığını gördüm. Üstten gelen baskılara dirençli, yandan gelenlere hemen dağılan.

Çok kızdığım çok yargıladığım da oldu. Hem içimden, hem onun beni duyabileceği şekilde. Onu her yargıladığımda kendimle ilgili bir şey buldum altında. Kızdığım yönlerine sahip olmak istedim aslında. Bende yok diye kızdığımı anladım sonunda.

Her daim onu çok takdir ettim, istisnasiz her an. Yıkılmaz dik duruşunu, kırılgan yumurta kabuğunu herkese göstermeyişini, kimseden yardım almadan hayatını üstlenişini, başarısını, azmini, iki basamak geri gitse de bunu kabul etmeyişini, sonra beş basamaklık sıçrama yapışını, mükemmel organizasyonunu, zamanı verimli planlamasını ve kullanmasını, dayanıklılığını, kıvamında bencilliğini, kendine gösterdiği özeni.

Ben ona öykündüm çoğu zaman, ayrı kulvarlarda bambaşka insanlar olduğumuzu bile bile. Walla da öykündüm billa da öykündüm. Onun gibi olmadım ama kendimin daha iyisi oldum sayesinde.


Çok kısa, en öz böyle anlatabildim A’yı. Benim gönlümden böyle görünüyor O. Ama biliyorum benden gizli, onda derin daha çoook çok şey var. Ben sadece şükrediyorum O’nunla tanıştığıma. Bir de şansıma şükrediyorum. Onun güneşinin hayatımın karanlığını aydınlattığı anlara.

9 Mart 2015 Pazartesi

Fark etmek, fark yaratmak

Ben hepimizin dünyaya gelmesinin ardında bir amaç olduğunu düşünüyorum. Kimi öğrenmeye, kimi öğretmeye, kimi liderlik etmeye, kimi sevgi vermeye, kimi nefreti göstermeye geliyor...insanoğlu türlü türlü amaçla doğuyor.

Hayat öyle bir hızla devam ediyor ki bazen neden burada olduğumuzu bilemeden bir sele takılıp farkında olmadan akıp gidiyoruz. Kafasını sudan çıkarıp “Ben neden buradayım?” diyebilene ne mutlu.

Hayata neden geldiklerini çözebilmiş kişilerin bizlere ilham veren kişiler olduğunu düşünüyorum. Yaptıkları işlerle, kendine has hikayelerle kafamızı sudan çıkarmamıza önderlik ediyor onlar. O kişiler kendilerinin ve çevrelerinin hayatlarında fark yaratıyorlar.

Fark yaratanların hikayeleri hep ilgimi çekmiştir. Her birinden ayrı bir ders alıp daha da azimle sarılırım hayata. İşte bu hikayelerden en çarpıcı olanları Sabancı Vakfı’nın Fark Yaratanlar projesi ile medyada kendine yer buluyor. Kendi projenizi ya da beğendiğiniz projeyi aday olarak göstererek başvuruyorsunuz. Yapılan değerlendirme sonucunda seçilen projelerin tanıtım videoları çekiliyor ve çeşitli mecralarda yayınlanıyor.Buradan da taa bana kadar ulaşıyor J

Projelere, özellikle engellilikle ilgili olanlara göz attığımda bir eksiklik fark ettim. Türkiye’de engelli bireylerin ruhsal sağlıkları ile farkındalık projesine rastlamadım. Oysa engelli bireylerin psikolojileri ile ilgili yapılabilecek bir çalışma, çoğu kişinin hayatını daha kaliteli daha doyumlu yaşamasını sağlayabilir. Günümüz dünyasında “normal” kişiler bile depresyondan kendilerini kurtaramazken, engelliler için psikolojik sağlığa sahip olmak pek çok zorluğu aşmak anlamına geliyor.


Şu sıralarda beynimi bu konu kurcalıyor. Neler yapılabilir? Ne yapmalı? Kimler nasıl yardımcı olabilir? Mutlu bireylerden oluşan mutlu toplum için herkesin yapabileceği bir şeyler vardır... İş ki herkes kendi adına mutlu olmaya, mutlu etmeye azmetsin...Hayatın döngüsüne kendini kaptırmadan doğuş amacı neyse onu hatırlasın.

6 Mart 2015 Cuma

MEMUR BLOGGER

Yaşasıın bugün Cuma! Ofis çalışanlarının kutsal günü. Cumartesi - Pazar’ın arifesi, sucuklu yumurtalı kahvaltıların habercisi.

Geçen günlerde bir arkadaşıma blogumdan bahsederken, haftada beş yazı yazıyorum. Hafta sonları yazmıyorum, “memur bloggerım” ben dedim :)

Eee Ankaralı olup da memuriyet ile yolu kesişmeyen yoktur herhalde. Bizde de ana memur, baba, ablalar memurken bilinçaltına da girmiş haftada beş gün çalışma, Cumartesi Pazar tatil olayı.

Hoş, blog yazmak benim için iş değil. Şu güne kadar içime sinen, kendim için yaptığım, kendimi memnun eden tek şey. Hobi desem hobi değil, benim için gezmek gibi beni ben yapan bir şey işte.

Daha önce de çeşitli konularda blog yazma deneyimim oldu. Ne yazık ki onlarda 5-10 yazıyı geçemedim. Sonra hevesim kaçtı ve bıraktım.

Bu sefer farklı ama. Bu blogu önceden planladım, bazı yazılarımı çok çok önceden yazdım. Diğer sosyal mecralarda da kendimi ifade etmeye karar verdim. Bir konsept belirledim. El yazım ile dijitallikten çıkmak istedim. Her şeyden öte kendime bir amaç edindim. Amacımı bulurken, yine inatla bir eksikliğimin üzerine gitmeye karar verdim. Bu eksikliğim devam etme konusundaki disiplinsizliğimdi.

Hayatım boyunca çok iyi fikirlerim oldu. Gerçekten iyi fikirler. Yaratıcılıkla desteklediğimde beğenilen fikirlerim. Ama onlar hep başlangıç aşamasında kaldı, devam ettiremedim. İlk anda patlayıp alevi sönen, gökyüzüne ulaşmayan bozuk havai fişek gibi harcandı fikirlerim.

Bu sefer farklı ama. Bu sefer farklıyım ama. Hedeflediğim okunma sayısına ulaşmasa da, hiç yorum almasam da devam edeceğim. Bırakmayacağım. Bu sefer aklıma, fikrime, kendime ve emeğime sahip çıkacağım...

Şimdi memur bloggerinizin kendini şarj etme zamanı geldi. Haftaya zinde ve güzel yazılarla buluşmak için az biraz tatil zamanı!


Mutlu ve verimli haftasonları! :)

5 Mart 2015 Perşembe

Efendim? Anlayamadım?

Bugün bir kelimeyi anlamadım. 

Diyeceksiniz ki sadece bir kelime mi? Yoook, gün içinde daha fazla kelimeyi anlamadığım oluyor, ama bugünkü o bir kelime benim bir kaç saatimi huzursuz şekilde harcamama neden oldu.

Birine bir şey göndermem gerekiyordu. Konuşmasına çok alışkın olmadığım biri kendisi. İlk defa telefonda konuştum ve sokağın numarasını anlamadım. Bir defa daha tekrar ettirdim, yine aynı şekilde “yedi” diye duydum ama karşımdaki kişi ikinci tekrarda biraz tatsız cevap verince, ben de yine anlamayınca üçüncü defa da soramadım.”Yedi” diye tekrar edince ben, oradan bir tepki aldığım için herhalde “yirmi”dir diye karar verdim.

Sonra da yedi mi, yirmi mi diye kendimi yedim :) Aklımı kullanıp adresi internetten, doğru anladığıma emin olduğum telefon numarasından bulayım dedim. O da olmadı. Sonuçta en azından telefon numarasını doğru aldığıma emindim. Adrese paketi götürecek kişiye telefon numarasını da verdim. Adresi bulamazsa arasın diye.

Tüm bunları yaparken ne kadar daraldım anlatamam. Sanki ABD Başkanıyım da füzenin düğmesine bassam mı basmasam mı diye karar vermeye çalışıyorum. Öyle başı kesilmiş tavuk gibi dolandım durdum ortalıkta. Yardım alayım dedim, kalabalıkta ben şunu duymadım sen biliyor musun diye sormaya da utandım.

İnsan ne kadar değişmeye çalışsa da bazı davranışları alışkanlık halini alıyor. Bugün sergilediğim davranış aslında şu andaki “ben” davranışı değil. Anlayıncaya kadar, karşımdakini deli etsem de sorma konusunda karar almıştım kendi kendime. Bu sefer anlamış gibi yaptım, hoş karşımdaki de yemez bu tip davranışı ama.

2 saatim bu konuya üzülerek geçti. Sonradan şükür ki aklım başıma geldi. Olan neyse oldu, önemli olan bunu tekrar etmemek, soruna takılmamak dedim. 2 saatimi harcadığım can sıkıntımın bari yararlı bir getirisi olsun dedim. Aha da buraya yazmaya karar verdim. :)


Eğer bu yazımı okuyan işitme sorunu yaşayan birileri varsa beni kalben anlayacağına eminim. Yok okuyan kişi engelsiz ise konuyu benim açımdan görür umarım. Bugün ben bir kelimeye 2 saatimi harcadım, siz benim yaptığımı değil, dediğimi yapın. Bir kelimeye 2 saat harcamayın, harcatmayın olur mu kuzucuklarım? 

4 Mart 2015 Çarşamba

Sonsuza devreden kitaplar

Kitaplarla aramda hep gelgitli bir ilişki oldu. Bazen onlarsız yapamadım, bazen de 3-4 ay boyunca bir tane bile kitabın kapağıni açamadım. Şu sıralarda suların yükseldiği dönemdeyim. Aynı anda 5 kitabı birden okuduğumu fark ediyorum şimdi.

Kendimi bulma yoluna girdiğimden beri  hep doğru zamanda doğru kitaplar buldu beni. Üniversiteden yeni mezun ve iş bulamazken Krishnamurti’nin “Bunları Düşün”ü, işitme kaybımın ilk başladığı zamanlarda Louise Hay’in “Düşünce Gücüyle Tedavi” serisi geldi. Çocuğum olduğunda, değişime ayak uydurmaya çalışırken eften püften konularıyla Sophie Kinsella’nın “Alışverişkolik ve Bebeği” kafamı dağıttı. Kişisel gelişim yoluna ilk attığım adımda Robin Sharma’nın “Ferrarisini Satan Bilge”si, aklım bir karış havadayken Helen Fielding’in “Bridget Jones”ları, yalnız yaşamaya başladığımda Zadie Smith’in “İnci Gibi Dişler”i çıktı karşıma. İkinci büyük işsizliğimde sağ olsun Burak Özdemir vesile oldu, “Tanrı’nın Doğum Günü”nün açtığı kapıda buldum “Kur’an”ı. Çocukluktan genç kızlığa geçerken Buket Uzuner’in tüm kitaplarını okudum, üniversitedeyken Elif Şafak’ın. Buket Uzuner gibi gezgin oldum, Elif Şafak gibi hep başladığım yerde bitirdim hikayelerimi.

Şimdi Nasuh Mahruki “Kendi Everest’inize Tırmanın” diyor bana. Mahruki’nin çizdiği haritada yürürken Doğan Cüceloğlu nasıl yapacağım konusunda kılavuzluk ediyor. “Gerçek Özgürlük”ü bitiriyorum ve “Miş Gibi Yaşamlar”a geçiyorum. Sonrasında ise “Savaşçı” beni bekliyor. Bu sırada taa Amerika’dan Deepak Chopra sesimi duymuş, “Hayatınızı Kolaylaştırın” kitabını önüme çıkarıyor. Bütün bunlar olurken Ece Temelkuran araya girerek “Devir” diyor bana. Alıp bir solukta bitiriyorum. Düşündürüyor beni. Bilmediğim ve bize özellikle öğretilmemiş 80leri öğrenme isteği uyandırıyor. 80lerden Gezi’ye atlatıyor aslında arka planda. Okuduğumun ötesinde beynimi meşgul ediyor.

Benim dünyamda tüm bunlar olurken, Yaşar Kemal göçüp gidiyor hepimizin dünyasından. Her nefs bir gün ölümü tadarken, ölümsüz kitapları yaşatıyor yazarlarını.

3 Mart 2015 Salı

Rüya

Efendim bu gün 3 Mart Dünya Kulak ve İşitme Sağlığı günüymüş. Bu gün yurt sathında şenliklerle kutlanırmış. Devlet büyüklerimizden, en küçüğümüze herkes işitme konusunu önemsermiş.Tüm ebeveynler işitme testinin önemini bilirmiş. Çocuklarının işitmesini hep kontrol ettirirlermiş.Tüm işitme kaybı olanlar hemen cihaz takarmış. Devletimiz işitme cihazlarının ve çift koklear implant ameliyatının tüm bedelini ödermiş. Aileler işitme kayıplı çocuklarını iyi eğitirler, hayata güzelce hazırlarlarmış. Tüm öğretmenler çok idealistmiş, eğitim sistemimiz çok başarılıymış. Normal çocuklar engelli çocuklarla aynı sınıfta çok iyi anlaşırlarmış.

Engellilik hayatı yaşamaya engel değilmiş. Engelli kişiler devlet zoruyla değil çok verimli çalıştıkları için işe alınırlarmış. Hayatın her alanında engelli kişiler kendilerini özgürce ifade ederlermiş.

Herkes çok ama çok bilinçliymiş. İşitme kaybı nedir, nasıl anlaşılır ne yapılması gerekir bilirmiş. İşitmeyi koruma yöntemleri ve iş güvenliği uygulamaları dünyanın en üst seviyesindeymiş. İşitme kaybı olmayanlar, işitme kayıplı kişiye nasıl yaklaşacaklarını bilirlermiş. Sadece işitme kayıplılar için değil, tüm engelliler için yaşaması harika bir yurdumuz varmış. Her yer ulaşılabilir, herkes çok anlayışlıymış, hepimiz ama hepimiz çok çok mutluymuşuz.


Tüm yukarıda yazdıklarım da benim rüyammış. 

2 Mart 2015 Pazartesi

THE ELBİSE



Geçen hafta Cuma gününden beri herkes birbirine “o”elbisenin rengini sorup duruyor. Google ‘a “The Dress” yazınca 261.000.000 (ikiyüzaltmışbir MİLYON) sonuç geliyor. Yani bayağı bayağı bir olay cereyan etmiş demek bu rakam.

İkiyüz küsür milyon tartışmanın içinde ben “beyaz-altın rengi” görenlerden yana saf tutuyorum. Elbisenin gerçek renginin mavi-siyah olması, benim gördüğüm şeyi değiştirmiyor.

Basit bir elbise resmi herkesin algısının nasıl farklı olduğunu açıkça ispat ediyor. Peki ya hayatın içindeki bin bir detay? Kim bilir o olaylar, o detaylar nasıl da farklı algılanıyor.Ben de oturdum bu olay üzerine ciddi ciddi düşündüm. Ortada gerçekten karaya ak deme olayı var, en azından benim açımdan. Bilimsel açıklamaları da araştırdım internetten; pek dişe dokunur, yararlı bir şey göremedim.

Belki beynimizdeki bir kodlama, belki de beynimizin hangi kısmını kullandığımız  ya da göz sinirlerimiz algımızı etkiliyor, gerçek sebebini bilmiyorum. Sadece bu elbise olayı bana iki farklı konu hakkında önemli dersler veriyor:

·        Herkes birbiriyle aynı şeyi görüp anlamak zorunda değil. Benim gibi beyaz-altın rengi görmüyor diye, siyah-mavi gören birini ikna etmeye çalışmak boşa kürek çekmek demek değil mi? Ya da daha da beteri mavi-siyah gören birini kınamak, onu bu sebepten yargılamak ne kadar boş değil mi? Hatta bu sebepten çatışma yaşamak, daha da ilerisi savaşmak... tek kelimeyle boş olurdu, değil mi?

·      Elbise ortada, kendisi hakkında bunca gürültünün patırtının olduğundan habersiz mavi-siyah bir şekilde duruyor, değil mi? Ben onu beyaz-altın görüyorum diye elbisenin rengi de değişmiyor, değil mi?

Hayat da aynen, etrafında dönen bunca şeye aldırmadan olduğu gibi orada akıp geçiyor işte. Sen ne kadar “Hayır, benim gördüğüm gibisin” desen de, başkası da “Sen yanlış görüyorsun” diye ısrar etse de gerçeklik olduğu gibi, değişmeden, olduğu yerde duruyor.
Sonra işitme kaybıma yansıtıyorum bu düşünceyi. İşitme kaybı başkasına kara görünüyor olabilir, bu bana ak görünmesini değiştirmiyor, ne yapayım algım böyle. Diğer taraftan da  ben kendimi üzüntüden hırpalasam da parçalasam da olacak olan oluyor. İşitme kaybım varsa var işte. Benim nasıl gördüğüm, senin nasıl gördüğün, onun nasıl gördüğü işitme kaybının varlığını değiştirmiyor.

Hal böyle iken elbisenin rengi de önemini kaybediyor... Başkalarının ne dediğine ve elbisenin ne renk olduğuna aldırmadan onu giyebilmek, onu üzerinde taşıyabilmek belki de tek gerçek dert haline dönüşüyor.


Hayat herkesin farklı renkte gördüğü bir elbiseyse, ben onun rengini dert etmiyorum.Sadece onu giyip gidiyorum eğlenmeye, kim ne derse desin J
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu