28 Nisan 2015 Salı

Yolun başı

Fotoğraf: El yazısı ile yazılmış Yolun Başı kelimeleri,
28 Nisan tarihi atılmış ve bir yol simgesi çizilmiş
23 Nisan’daki turuncu kıyafetli kız yazımı yazarken devamını da yazmam gerektiğini düşünmüştüm. Araya Pazartesi girdi. Mevsimi gelmeden çiçek açmazmış, Ankara’ya taşınma hikâyemizin de zamanı bugünmüş.

Kırıkkale’de geçen rahat ve kolay (ecnebiler buna eaaazyyyyy derlerdi konuyu bilselerdi) yıllardan sonra babamın tayini Ankara’ya çıktı. İlkokul 4ü bitirmiştim. Daha önce de yazdığım gibi dans ederek. Kemani öğretmenim sağ olsun, bir gün bile sınav ve ödev stresine girmeden geçirdim o yılları.
Kırıkkale’den Ankara’ya geldiğimiz günü dün gibi hatırlıyorum. Okulun açılmasına az bir zaman kalmıştı, annemler henüz kaydımı yaptırmamışlardı. Bir kolej ya da devlet okulu arasında tercih yapacaktık. Ben koleji istiyordum. Adı üzerinde kolejdi; havalıydı, Kırıkkale’de olmayan bir okuldu, hiç görmediğim bir okuldu.

 Kırıkkale’deyken çok özendiğim, annesi ve babası ODTÜ mezunu olan arkadaşım da Ankara’da bir koleje gidiyordu. O arkadaşımın her şeyine özendiğim gibi tabi ki okuluna da özeniyordum. 1980li yılların Kırıkkale’sinde evlerinde yurtdışından gelmiş bir sürü ıvır zıvır, isimlendiremediğim pek çok eşya vardı. Lego ve memory oyununu ilk onların evinde gördüm. Onlara gitmeyi çok severdim;  evleri sanki başka bir dünyaydı. Tekerlekli servis masası üzerinde çeşit çeşit içkileri vardı, duvarlarında ise Fransızca Art Nouveau posterleri.  Arkadaşımın annesi araba kullanırdı. Kırıkkale’nin tek kadın şoförüydü sanırım. Benim de tanıdığım araba kullanan ilk kadındı. İlk cırt cırtlı spor ayakkabıyı onun ayağında gördüm. Üç yıl sonra babam Almanya’ya gittiğinde hemen cırt cırtlı ayakkabı siparişi vermiştim. Ve o koleje gidiyordu. Ve ben de ona özeniyordum. Bu kadar basitti.

O zamanki dileğim gerçekleşmedi. Yeni evimizdeki komşularımızdan biri devlet okulunda çok iyi bir öğretmen olduğundan bahsetmiş annemlere. Annemler de devlet okuluna karar vermişlerdi. Biraz bozulmuştum açıkçası ama çok da ısrarcı olamadım.

Nihayet okulun açılacağı gün gelip çattı. Annemle okula gittik. Tekne kazıntısı olduğum için annemin anneannem sanıldığı çok olmuştur. O gün de annemle okula giderken içimden anneannesiyle gelmiş dememeleri için dua ediyordum. Sınıfça sıralardaki yerlerimizi aldık. Annem de heyecanlıydı. Sınıfın dışında beni bekliyordu. Öğretmenim beni sınıfla tanıştırdı. Çok ama çok heyecanlıydım; bir o kadar da utangaç. Sonuçta Ankara’ya göre küçük bir ilçeden gelmiştim, görüp bilmediğim şeyleri başkalarının görüp bilmesini istemiyordum. Öğretmenim tahtaya zor bir çarpma işlemi yazdı. Ben de tüm sınıfın önünde tahtaya kalktım ve işlemi yaptım. Sınıftan itirazlar yükseldi, hata var diyorlardı. Kendimden beklemediğim bir sakinlikle “Hayır, doğru yaptım” dedim. Evet, doğru yapmıştım. Sınıf sustu, öğretmenim beni tebrik etti. Teneffüs zili çaldı. Öğretmenim dışarıdaki anneme bir şeyler söyledi ve annem gitti. Ben de kemani öğretmenime duacıydım, bana çarpma işlemini notalarla öğrettiği için.

Eee gerisi de yarına kalsın hikâyemin… Başladığım işi bitirmeyi severim ama bu uzun bir hikaye…Azıcık soluklanmak lazım yolun geri kalanı için.

27 Nisan 2015 Pazartesi

Güneşli Pazartesiler

Fotoğraf: Mondays in the Sun İngilizce çevirili filmin afişi. Sıcak renklerin olduğu afişin üzerinde başrol oyuncusu erkeğin yüzünün profili görünüyor. Filmin aldığı iki ödünün logoları da afişin üzerindedir.
Tam 12 yıl olmuş Kızılırmak Sineması’nda Güneşli Pazartesiler filmini seyredeli.

Bu yazı Güneşli Pazartesiler filminden bahsettiğim ikinci yazı aslında. İlkini 2007’de yazmışım. O zaman çalıştığım iş yerinin dergisinde. Hem de bir gezi yazısında bahsetmişim. Aynen şöyle demişim :
“Eskiden Güneşli Pazartesiler diye bir İspanyol filmi seyretmiştim. Filmde bir grup işsiz insan Pazartesi sabahları işe gidenlerin telaşını seyrederek eğleniyor ve günün tadını çıkarıyordu. Riga’daki Pazartesi gününde organizasyonla ilgili işlerim olsa da kendimi Pazartesi telaşı izleyicisi olarak buldum. Boş sokaklar sonunda insanlar ve arabalarla dolmuştu. Şık ve güzel insanlar işlerine yetişmek için koşturuyorlardı...”

Çok değil, yazının yayınlanmasından bir yıl sonra benim de işsizler ordusuna katılacağımdan ve kurumsal dergisine yazdığım şirketten kriz sebebiyle çıkarılacağımdan habersizmişim. Güneşli pek çok Pazartesi’nde işe gidenleri seyretmek zorunda kalacağımdan habersizmişim.

Hayat da senaryosu çok iyi çalışılmış bir film gibi. Filmde gördüğümüz her kare, gelecek çekimler için bir ipucu. Belki başımıza gelecekleri önceden seziyor ya da biliyor gibiyiz.
Çok severek ve kendimce değer katarak beş yıl çalıştığım işimden ayrılmak zorunda bırakılmak çok üzmüştü beni. Hala da o yaramın açık kaldığını hatırlarım bazı anlarda. Oysa geçip ilerlemek gerek, yerinde saymamak gerek. Filmin kalan yarısının sıkıcı olmaması adına.

Bugün de güneşli bir pazartesiydi. İşten geldim, günlerin uzamasından fırsat bulup yürüyüş yaptım açık havada. Yürürken düşündüm bugün ne yazacağımı. Aklıma gelen konulardan iç sesimin onayladığı bu konu oldu. Yine bir Pazartesi, yine içinde Pazartesi geçen bir başlıkla.

Yarın ne olacağını tam olarak bilmiyoruz. Başımıza iyi şeyler de gelebilir, “kötü” olarak adlandırılabilecek şeyler de. Sağlığımızı, duyularımızı ya da sevdiklerimizi kaybetme riskimiz her daim mevcut. Bunu bilerek cambaz gibi ipin üzerinde, sanki her şey güzel olacakmış gibi yürüyoruz. Bazen geriye dönüp bakıyoruz, bu kadar yüksekte bu kadar yolu nasıl alabilmişiz diye. Yolun ilerisini görsek belki de ipin üzerinde durmak mümkün olmayacak. Hayatın sürprizlerini bilsek vazgeçeceğiz ve duracağız. Ama yüksekte gerdirilmiş ipin üzerinde durmak diye bir şey olamaz. Durursak düşeriz. Filmin sonu da tam bir hayal kırıklığı olur o zaman.


Sonradan işitmesini kaybetmeye başlamış biri olarak bazen geçtiğim bazı anlara takılıp kaldığım oluyor. Eski günler, kaçan balık misali gözümde büyüyor. Sanki o zamanlar hiç derdim, tasam ya da kederim yokmuş gibi. İşte bu sebepten moda deyimiyle “şimdide kalmak” gerçekten kurtarıcı oluyor. Cambazın yürüdüğü ipe belinden bağlanmış emniyet kemeri misali. Şimdide kaldığımda evinde eşi ve çocuğuyla mutlu, yeni bir işe değer katmaya çalışan, yazmayı seven, ruh ve fizik sağlığına sahip çıkan birini görüyorum. Şimdide kaldığımda, ipin üzerinde dengede duran bir cambaz görüyorum. Geleceğe yürüyebilmek için tek önemli olan da bu değil mi zaten?

Not:Fotoğrafların altına yazmaya başladığım açıklamalar dikkatinizi çekmiştir herhalde. Dikkatini çekenler için açıklama yapmamın zamanı geldi sanırım.
Blogumu takip eden görme engelli kişilerin olduğunu biliyorum. Onlar bir okuyucu kullanarak yazılarımı takip ediyorlar. Bir arkadaşıma nasıl daha fazla erişilebilir olacağımı sorduğumda, resimleri betimlersen iyi olur yanıtını aldım.  Yabancı olduğum bu konuda şimdi kendimi geliştirmeye çalışıyorum, koyduğum resimleri betimlemeye çalışıyorum. Umarım bunu başarıyorumdur.

23 Nisan 2015 Perşembe

Turuncu Kıyafetli Kız

23 Nisan deyince aklıma 8 ya da 9 yaşında katıldığım bir tören geliyor. O zamanlar Kırıkkale’de yaşıyorduk. Küçük, kapalı bir çevre içinde bize, aileme benzer ailelerle mutlu mesut, ölümlerden hastalıklardan uzak bir hayatımız vardı. O zaman çevremdeki herkes gençti; annemler gençti, annemlerin arkadaşları gençti. Ben de lojmanın bahçesinde oynayan, yolun karşısındaki büfeden gazoz alan bir çocuktum.

Sokakta oynayan çok fazla çocuk vardı. Herkes birbirini tanırdı. Ebeveynlerimiz iş yerinde birlikte çalışır, lojmanda misafirliğe gider, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de yazın kampta birlikte tatil yaparlardı. Şimdiki iş arkadaşlarımda böyle bir hayat yaşadığımı hayal bile edemiyorum. Bazı iş arkadaşlarımla kavga gürültü birbirimize girmiş olurduk herhalde. Ama anne ve babamların iş dostluğu bambaşkaydı. İdealist, savaş görmüş, yokluk görmüş çocuklar, ülkeleri için canlarını dişlerine takarak şevkle çalışılardı. Particilik, torpil ve suistimal yoktu. İşte iş için tartışılır ama akşam evlere çay içmeye gidilirdi. Biz çocuklar ise aramızda oynardık. Annemizin bir bakışından korkan, misafirlikte uslu oturan çocuklardık.

Salonda duran büfemizin üzerinde annemin bebekleri vardı, hoş hala aynı yerdedirler. Annemin bebekleriydi, evet. Benim değillerdi, ablamların da olmamışlardı. Çocukluğunu yaşayamamış, 3 kardeşinin sorumluluğunu da üstüne almış annemin bebekleriydi onlar. Sert mizaçlı dedeme karşı annesini koruduğu yetmezmiş gibi kardeşlerini de kollayan annemin bebekleri. Çocukken hiç oynayamadığı, hayalini bile kuramadığı bebekler. Bizim oynamamızın yasak olduğu bebekler.

Çocukluğum o bebeklerle oynamayarak geçti. Sokağa çok çıkmazdım. Annem pek hoşlanmazdı sokağa çıkmamdan. Zaten çıksam da çocuk oyunlarında çok da başarılı değildim. Lastiği diz seviyesinden yukarıda atlayamaz, saklambaçta hep ebe olurdum. Hızlı da koşamazdım. Yakan topta nedense hep ben yanardım. Tüm bunlara rağmen mutsuz değildim. Derslerde keman çalan bir ilkokul öğretmenim vardı. Şimdi düşündükçe anlıyorum adamcağızın gönlünün muradı müzisyen olmaktı. Kim bilir kendini ne kadar zorlayarak yapıyordu öğretmenliği. İşte keman çalan öğretmenimin sınıfında biz onun müziği eşliğinde dans ederdik. 4 yıl boyunca dans ettik. Arada da hayat bilgisi, toplama, çıkarma falan öğrendiğimiz olmuştur.

Kemani öğretmenimin sınıfındayken bir 23 Nisan gösterisine katıldım. Gösteri yaptığım tek 23 Nisan oldu. Ne yaptığımızı ve hareketleri hatırlamıyorum ama ne giydiğim aklımda. Beyaz gömlek üzerine turuncu askılı bir jile. Jilenin sağ askısında bir çilek. Ayaklarımda dizlerime uzanan sakız beyazı çoraplar. Başımda bembeyaz bir kurdele. Bu şekilde bir fotoğrafım çekilmiş. Gözüme güneş gelmiş biraz kısık bakmışım. Gösteriye çıkacağı için heyecanlı, bir o kadar da korkak bir ifadem var. O zaman henüz “çirkin” sıfatı yakıştırılmamış ellerim, eteğin bir yanından tutuyor. Buruşturur gibi, çekingenliğimi gösterir gibi.

23 Nisan deyince aklıma turuncu kıyafetim ve o kıyafetimle çektirdiğim fotoğrafım gelir. Biraz çekingen ve utangaç haliyle elbisesinin kenarını bükmüş küçük elli kız. Şimdi bu satırları yazan büyük kadın, o küçük kızla yan yana gelseydi yine bir 23 Nisan’da...Turuncu kıyafetli küçük kız ne derdi ona acaba?





22 Nisan 2015 Çarşamba

Olur muu?

Merhaba canım nasılsın, iyi misin? Geçen günlerde doğum gününü kutladın. Bir yaş daha büyüdün. Olgunlaştın mı bilmem ama. Olsun varsın, bazen küçük bir kız çocuğu olsan da olduğun gibi seviyorum seni.

Bazen çok melankolik oluyorsun. Yani neredeyse depresif diyeceğim önce dilim demeye, sonra elim yazmaya varmıyor. Sebeplerin oluyor. Herkesin sebepleri vardır, önemli olan sebeplerin ötesine geçmektir. Bazen minicik şeyler seni çok mutlu ediyor. O zamanlarda sen de etrafına neşe saçıyorsun. Yeni yaşında minik mutluluklar terazide ağır gelen taraf olsun, olur mu?

Bazen kendini yalnız hissediyorsun. Senin bakış açınla bakan pek kimseyi bulamıyorsun. Farklı düşünüyorsun, farklı algılıyorsun. “Değişiksin” bazen. Henüz senin kadar değişik biriyle karşılaşmadığından olabilir yalnız hissetmen. Böyle zamanlarda kabuğuna çekiliyorsun. Kabuğunda çok kalma, olur mu?

Hislerini dosdoğru ifade etmeye devam et. Rol yapamazsın zaten, yapmana da gerek yok. Şu dünyada kaç kişi kaldı ki oyun oynamayan. Aferin, böyle yapmaya devam et, olur mu?
Kendi minik evreninde kendi doğrunu bulmak için çırpınıp duruyorsun. Görmüyorum zannetme. Seni dikkatle izliyorum. Farkında olma uğraşın boşuna değil. Doğrunu aramaktan yılma, olur mu?

Hayatın minik detaylarını yakalamak için tüm algılarını açıyorsun. Bu çok iyi bir şey. Kafanı çok dolduruyor bu detaylar. Bazen dışarıdan dalgın gibi görünüyorsun. Varsın öyle görün dışardan, için kendinden emin olsun, olur mu?

Dahili ve harici sinirini bozan bedhahların olabilir. Salla gitsin, bunlardan her yerde var. Dört anlaşmayı unutma: söz büyüdür, üstüne alınma, varsayma ve elinden gelenin en iyisini yap. Gerisini kurcalama, büyük resme bak, olur mu?

Senden tek şikayetim var. Başkalarına hep öncelik vermen, son sıraya beni-kendini koyman. Bu hayat senin ise; gördüğün, yaşadığın, sevdiğin, sevmediğin seninse neden bir başkasını düşünürsün? Neden hep ona öncelik verirsin bilmiyorum. Yeni yaşında “Ben nasıl mutlu olurum?” diye düşünmeni şiddetle tavsiye ediyorum. Artık biraz kendine öncelik ver, olur mu?

Geçmişte sürekli seni yargıladım, sürekli eleştirdim. Artık barış içinde biriz biz, geldiğimiz noktadan daha da iyisi bizi bekler.

İyi ki doğmuşsun, iyi ki ruhun olmuş, iyi ki bedenin olmuş.

Seni sevgiyle kucaklıyorum,


Ben=Sen=1
Fotograf: El yazısı ile yazılmış Olur Muu? yazısı. Muu daki iki u gülen yüz şeklindedir. Tarih atılmış. 22 Nisan 2015

20 Nisan 2015 Pazartesi

İsmi Olmayan At


El yazısı ile yazılmış A horse with no name/ İsmi olmayan at kelimeleri

Daha önce özellikle müzik dinlediğimden bahsetmiştim. Beynimi notaları algılamaya zorlamak için. İşitme kaybına direndiğim için. Youtube’da gezinirken Breaking Bad dizisinde çalınmış en iyi 10 şarkı konulu bir videoya denk geldim. Ve America grubunun “A horse with no name” isimli şarkısını dinler dinlemez aşık oldum. Sözlerine baktım, çok ama çok etkilendim. Öyle bir şarkı ki defalarca defalarca dinlesem yine dinlerim. Şarkının sözlerini Türkçe’ye çevirmeye çalıştım bu yazı için, ama tüm mana tercümede kayboldu. En iyisi mi ben şarkıdan ne anladım onu yazayım dedim.

İsmi olmayan atının üzerinde çöle düşmüşsün. Yanında başka kimsecikler yok. Yağmurlardan kaçmışsın, çöle sığınmışsın. Yağmurdan kaçmak iyi gelmiş. Yalnızsın ve seni üzecek kimse yok. Uçsuz bucaksız boşluktaki sıcak ve kumlar var. Ayakların sıcak kuma değmiyor, çünkü ismi olmayan atının üzerindesin. Çölde kendini arama yolculuğuna çıkmışsın. Önce güneş yakıyor tenini. Sonra alışıyorsun. Çöl, önce sımsıcak gelirken sonra eğlenceli gelmeye başlıyor. Hiçliğin içindeki sessizlik hoşuna gidiyor.
Dokuz günün sonunda ismi olmayan atını özgür bırakıyorsun. Ve işte o zaman kendi ayakların yere basıyor. İşte o zaman çöl okyanusa dönüşüyor. Çünkü okyanus aslında kılık değiştirmiş bir çöldür. Üzerinde çölde de olan şeyler ve onu olduğundan farklı gösteren suyu vardır sadece.

İşte böyle dinlemeye doyamadığım şarkının bana söyledikleri. Kendini bulma yolculuğuna eşlik eden ismi olmayan atın hikayesi.

Benim atımın ismi var, o ismi siz de biliyorsunuz. Atım blogdan almış adını. Kendimi bulma yolculuğumda beni taşıyor. Bazen birlikte yalnız kalabileceğimiz çöle gidiyoruz, bazen de yağmurda ıslanıyoruz. İsmi olmayan at şarkıda dokuz günde serbest kalsa da, benim atımla daha çok işim var gibi duruyor. Ayaklarımı sıcak çöl kumuna basmaya cesaret edene kadar beni taşıyacak o.


Çöl, okyanus olana değin benim yolculuğum da devam edecek.




17 Nisan 2015 Cuma

E hadi inşallah

Yüksel Caddesi'nde binaların önüne gerdirilmiş üzerinde Peşinden Gidecek Cesaretin varsa bütün hayaller gerçek olabilir yazılı branda afiş
Yüksel Caddesi'nde binaların önüne gerdirilmiş, üzerinde "Peşinden gidecek cesaretin varsa bütün hayaller gerçek olabilir" yazılı büyük bir afiş

Bu aralar ciddiye aldığım pek çok ödevim var. İş ile ilgili, oğlumla ilgili, bu blogla ilgili. Birden fazla şey üst üste gelince öncelik sıralaması yapması kaçınılmaz oluyor. Benim öncelik sıralamam ise mantıktan ziyade duygusal bir sıralama halini alıyor.

Bugün son tarihi 20 Nisan Pazartesi olan 7 adet sunum hazırlamam gerekiyordu. Birine hafiften başlayıp yarıda kesmiştim. Bitiririm zannetmiştim ama kafam oradan oraya uçtuğu için bir türlü o sunumlara konamadı.

Sunumları hazırlamak yerine bol bol hayal kurdum. Dün başvurduğum muhabirlik yarışması ile ilgili ve A ile geliştirmekte olduğumuz başka bir proje ile ilgili. Boş durdun mu deseniz yok asla boş durmadım derim, ama mantıklı olarak öncelikli olması gereken şeye bir türlü odaklanamadım.

Ve tabi ki blog yazım. Blogum, ilk göz ağrım, sabırla beni dinleyen sanal sayfalarım. Öncelik sıramda hep en üstlerde. Fakat sadece yazmış olmak için yazmak istemiyorum. Belli bir kalitenin altına düşmek istemiyorum. İncecik eleyip, sıkıcacık dokuyorum. Ve çok zor beğeniyorum.  Artık zamanlamadan ziyade kalite daha önemli hale geldi benim için. Bundan sebep garip saatlerde yazar oldum. İçime sinen bir şey çıksın da, az biraz geç olsun diyorum. Kendimi buna ikna ettim artık...

Kafamda bu düşünceler, iş çıkışında daldım Yüksel Caddesi'nin kalabalığına. Yürürken tek tek bakıyorum insanların yüzlerine. Ne kadar çok yüze baksam insanları o kadar anlayacağım sanki. Yüzleri detaylı inceliyorum. İnsanlara baka baka yürürken bir de ne göreyim? Üzerinde "Peşinden gidecek cesaretin varsa, BÜTÜN HAYALLER GERÇEK OLABİLİR." yazılı bir pankart. Bir derneğin 1 Mayıs gösterisi için anarşik olması muhtemel bir pankartı. Ne amaçla kim koydu bilmiyorum ama ben o pankartı evrenin bana bir mesajı olarak aldım. Tüm gün hayal kurup, yürürken de "Ne hayal kurdun be bacım" diye düşünürken önüme çıkan bir yol işareti.Bana hayallerinin peşinden git diyen bir rehber.

Evren daha nasıl anlatsın derdini? Kafama taş mı düşürsün? Şimşek mi çaktırsın başıma? Bunlara gerek olmadan anlayıp peşinden koşmalıyım hayallerimin. Ne güzel insanı hayata bağlayan hayalleri olması...Hayallenmenin tadını çıkarması. Nihayetinde de belki hayallerin gerçek olması.

E hadi inşallah o zaman...

16 Nisan 2015 Perşembe

Delft


Ressam Vermeer'in "View of Delft" isimli tablosu

Bugün Instagramda Ayşe Arman’ın hesabında ne göreyim? Pegasus bir kampanya başlatmış; Çok Gezenler Klübü Pegasus’la Lyon, Marsilya, Nice'i keşfedecek muhabirler arıyormuş!


Tam da üç gün önce dileklerimi sıramışken, ne kadar manidar değil mi? Katılmak için en sevdiğiniz yerin fotoğrafını yayımlıyorsunuz, altına da hikayesini...En kötü ne olabilir ki dedim kendi kendime. Blogumda yayımlayabileceğim bir yazı yazmış olurum. En iyisi de tabi ödülü kazanmak olur, gezmek olur, yürümek olur, bir de bunu yazmak olur. 
Allah’ım ben seçileyim ne olur!

İşte Instagram’a yazacağım hikaye de burada (yazacağım diyorum çünkü şimdi yazmaya başlıyorum):

Delft
Bence Delft Hollanda’nın kuğusudur. Amsterdam anca rengarenk kuyruğunu açtığı zaman güzelleşen çirkin yüzlü tavus kuşu ise; Delft uzun boynunu narince kıvırarak nazlı nazlı kanallarda yüzen asil bir kuğudur. Sessiz, huzurlu ve temiz Arnavut kaldırımlarında yağmur altında uzun yürüyüşlerin şehridir. Yağmur en çok bu şehre yakışır. Toprak kokar, yaprak kokar, mutluluk kokar, huzur kokar. Bisikletle giderken saçlarını tarayan rüzgar özgürlük kokar. Kilisenin olduğu meydandaki çınar ağaçlarının yaprakları sadece Delft için şarkı söyler. Kanalların üzerindeki köprüler üzerinde yürüyenlere aşk fısıldar. Duyup duymamak size kalmıştır artık.

Delft’i Delft yapan tarihi, yapıları ya da ressam Vermeer’in orada yaşamış olması değildir. Delft’i Delft yapan oranın kendine has havası ve sizde bıraktıklarıdır. Zaten anılar olmasa insan bir şehri nasıl hatırlar ki?


14 Nisan 2015 Salı

Acısız sucuk?

Bugün 18:30 a kadar ne yazacağıma tam olarak karar vermemiştim. Başıma da yazacak bir şey gelmedi...derken konu ortaya çıktı.

İşten çıkışta genel müdürüme iyi akşamlar diledim. O da bana diledi. Sonradan misafirlerini yemeğe götüreceğini, beni de evimize daha yakın bir yere kadar götürebileceğini söyledi. Tamam otobüslerden besleniyorum dedim, ama otomobilin rahatlığına da karşı değilim tabi ki. Bindim arabaya. Misafirler yabancıydı. Arabada İngilizce konuşuluyordu. Gayet rahattım ve konuşulanları anlıyordum.

Burada küçük bir bilgi arası vermem lazım. Bilmeyenler vardır mutlaka. İşitme kaybı olanlar için bazı ortamlar “zor ortamlar” olarak adlandırılır: restoran ve araba gibi. Restoranlarda uğultu çok fazla olur. Çatal bıçak sesleri de frekansları yüzünden kayıplı kişinin zihnini bulandırır. Aynı anda birden fazla kişi konuşuyorsa, durum işitme kayıplı kişi için daha da karmaşıklaşır. Yolda giden arabanın da çıkardığı, muhtemelen normal insanlar tarafından çok da algılanmayan bir sesi vardır. Giden arabada konuşulanları anlamak da işitme kayıplı birey için oldukça güçtür. Bir de radyo açıksa tam şenlik olur.

Tam ne güzel anlıyorum diye düşünürken müdürüm aracın radyosunu kapattı. Bana bugün olan bir olayla ilgili bir şey sordu. Ne kadar duyarlı, ne şanslıyım diye düşündüm. Benim daha rahat işitmem için radyoyu kapattığı için minnet duydum kendisine. Bunlar aklımdan geçerken soruyu anladığım halde tekrar etmesini rica ettim. Sonra yanıt verdim. Konudan konuya atlarken, benim işitme kaybıma geldik. Kaybın ilerlediğinden bahsettim, gelecekte koklear implant ameliyatı olmam gerekebilir dedim. Müdürüm de: “Evet işe başladığından beri kaybın ilerledi” demez mi?

Şimdi kaybın ilerlediği ortada. Bilimsel gerçeği siz okuyanlar da dahil olmak üzere herkes biliyor. E ben konunun başında demişim zaten ilerliyor diye. Müdürüm de evet ilerliyor dedi. Yani adamcağızın bir suçu yok, ama ben koptum yine neden öyle dedi diye. Kafa stop etti. Yine.

Öyle bir ikilem içindeyim ki bir yandan ne şanslıyım duyarlı insanlarla, beni böyle kabul eden ve ona göre davranan insanlarla çalışıyorum diyorum. Diğer tarafta da kaybın ilerlemesinden dolayı değil de bunu başkasından –hem de patronumdan- duymanın üzüntüsünü hissediyorum.

Kafam bunlarla karışık eve geldim. Sigara içen biri olsaydım sigara içerdim. Sucuğa bağımlı olduğum için sucuk yedim. Bu sefer yumurtasızdı. Düşünün sek, yumurtasız sucuk yedim! Kafam o kadar bulutluydu yani :)

Sucuğun kanıma karışmasının etkisiyle her şey berraklaştı. Önümde yine iki seçenek vardı; ya geleceğim için endişelenecektim ya da şimdi beni anlayan ve saygı gösteren insanlarla çalıştığım için mutlu olacaktım. Tabi ki mutlu olmayı seçtim. Mutlu olmayı seçtiğimde bardağın tamamı dolu gözüktü.

Kıssadan hisse: Hayat aslında hep seçimleri önümüze koyar. Sucuğu acılı mı, acısız mı yiyeceğimize kendimiz karar veririz.

Hep acısız sucuğu seçmemiz dileğimle...

13 Nisan 2015 Pazartesi

Pazartesi Hayalleri

Deli gibi astrolojiyi takip etmiyorum ama Susan Miller’ın adını duymuşluğum vardır. Çok güvenilir bir astroloji uzmanı olduğu söylenir hep. Dün akşam evin nadir sessiz saatlerinden birinde, gazetedeki Susan Miller yorumu dikkatimi çekti. Koç burcu için şanslı bir döneme girildiğinden bahsediyordu. Özellikle benim doğum günüm olan tarih ve bir gün öncesinde doğanlar bu dönemde bol bol dilek dilesinler, dilekleri gerçekleşecek diyordu.

Aman bana zaten bahane olsun güzel şeyler düşünmek için. Bu fırsatı da tabi ki kaçırmadım. Dedim dileklerimi bir güzel sıralayayım:
1-      Sevdiklerim sağlıklı, huzurlu, neşeli ve ferah bir şekilde yaşamlarına devam etsin. (Bunu kendim için de dilesem sorun olmaz herhalde, değil mi?)
2-      İşitme kaybım ilerlemesin hatta kelime anlama skorum yükselsin! (Nasıl olacağını bilmiyorum ama dilemesi bedava :) )
3-      Küçük ailemle de daha fazla kaliteli zaman geçirebileyim.
4-      Daha çok, çok çok daha, daha daha fazla, çok çok daha fazla gezeyim. Yurtiçi, yurtdışı, antarktika ya da Sahra çölleri hiiiç fark etmez. Gerçekten etmez.
5-      Daha az yiyip daha çok hareket edeyim. Gezsem zaten gittiğim yerlerde yürürüm bolca. Yani 4 numara olursa bu şık daha kolay gerçekleşir, olur mu gezegenler? O dileği gerçekleştirince, bu dilek de bonus olarak gerçekleşir. O açıdan yani. Yorulmayın diye dedim yahu.
6-      Kitap yazayım. Kitabım yayınlansın. Kitabım ilgi görsün. Hadi elimi korkak alıştırmayayım, biraz daha abartayım: Çok satsın kitabım! (Bu çok fazla oldu mu? Oldu, oldu. Ama yine de iyi bir şey eskiden istemeyi aklıma bile getirmezdim. İstemenin hakkını vereyim öyleyse. Alıştırayım kendimi istemeye. Evet, evet alıştırayım ben en iyisi. Parantez içini bitirsem mi? Tamam.)
7-      İşle ilgili dileklerim vardı önceden. Onların da gerçekleştiğini de göreyim.
8-      Babacığımın deyimiyle “dertlere deva, borçlara eda” da isteyeyim.
9- Yeni bir dil öğreneyim.
10-      Daha çok okuyucum olsun. Okuyucularım mutlu olsun. Onların hayatlarına minik ve güzel dokunuşlarım olsun.


E daha ne olsun :)

10 Nisan 2015 Cuma

Not defteri

Eşim blogumu okumuyor. 
Bu durum beni çok üzüyordu. Bir gün kendisine sordum nedenini. “İş maillerime bile bakamıyorum, zamanım olmuyor” dedi. Gerçekten darıldım. Yani sesimi çıkarıp tartışamadım bile. İçimden çok gücendim, sessizce incindim.

Üzerinden bir hafta geçti. Ona bu konuya üzüldüğümü söyledim. Söylemesem konuyu büyüteceğimi, olduğundan farklı yerlere taşıyacağımı sezdim. O da dedi ki: “O sözüm tabi ki bahaneydi. Hiç bir şey senden ve oğlumuzdan daha önemli değil. Ben kendimi biliyorum. Şimdi okusam sana karışacağım. Neden öyle yazdın ya da şöyle yazsaydın diye söyleneceğim. O yüzden çok istediğim halde okumuyorum.”

“Hımm” dedim kendi kendime. Makul ve mantıklı bir açıklama. Hatta çok hoş bir açıklama. Bir anlamda beni özgür bırakması güzel. Kendisinin ne yapıp ne yapmayacağını bilmesi de iyi bir şey. Sonuç: Açıklama kabul edilmiştir!

Yine de soru kurtçukları beynimi kemiriyordu. Üşendiğinden okumamak için böyle bir bahane mi uydurmuştu acep? Uydurabilir, çünkü çok zeki ve insanları ikna etmesini bilen bir kişidir kendisi. Öyle midir böyle midir yemeye başladım kendimi.

Açıklamasından sonraki gün benim dışarıdan bir şey almam lazım dedi. Evden çıktı, ben de iyi bari, oğlanın ödevi var, evde kalıp ona bakarız dedim. Nereye gidiyorsun, ne yapacaksın gibi soruları zaten sormam. Fıtratımda yok. Ben başka şeyleri merak ederim. Görüneni değil, görünmeyeni bulmaya çalışırım.

Eve 2 saat sonra geldi, sana bir şey aldım dedi. Bir baktım, küçük şirin bir not defteri.


Benim blogumdaki başlıkları el yazımla yazdığım defterime benzeyen bir not defteri.


Eşim blogumu okumuyor. Okumuyor ama beni ve blogu gözlemliyormuş. El yazımı yazdığım defterimin temiz sayfalarının azaldığını fark ediyormuş. Ağzından çıkmayan “Sen yazmaya devam et, ben arkandayım” cümlesi yerine gidip defter alıp geliyormuş.


Bazen aslında işitmenin o kadar da önemli olmadığını düşünüyorum. Söylenen sözler neyi ne kadar ifade edebiliyor o belli değil. Ama bazı davranışlar ve hareketler var ki bin cümleyi duymaya bedel. Eşimin davranışının ardındaki minik güzel hisleri bilmek için bakmam gerekiyor sadece, duymam değil.

8 Nisan 2015 Çarşamba

Deneyimli bir “hasta”dan işitme uzmanı olmak isteyenlere tavsiyeler

Pek sevgili kardeşim, üniversite sınavına girip Odyoloji’yi yazacaksan, yüksek okul okuyup odyometrist olacaksan ya da master yapıp klinik odyolog olacaksan şu dediklerime bir kulak ver. Bil ki konuşan kişi deneyimli bir “hasta”.

Şimdi aslında gerçekten işitme kaybından şüphelenen hiç kimse isteyerek bir KBB hekimine ve sonrasında odyoloji bölümüne gitmez. Bu bir. İnsanlar sizlerin ileride çalışacağınız yere zorla gider. Ayakları ileri değil geri geri gider, çünkü kimse işitme kaybı olsun istemez, olsa da bunu bilmek istemez. Yani çalıştığın yere insanlar mutlu mesut gelmeyecekler. Biraz da gergin olacaklar. Öncelikle buna hazır olmalısın.

İkincisi sana her türlü eğitim düzeyinden, her türlü gelir grubundan, ülkenin batısından doğusundan kuzeyinden ve güneyinden hasta gelecek. Yok ben herkesle muhatap olamam, benim çevrem dışındakileri insan yerine koymam diyorsan baştan hiç bu işe bulaşma. Kimse kimseyi küçümseyemez, öyle bir tavrın varsa kendi çevrenden hiç çıkma. İnsanların sinirini bozma.

Üçüncüsü sabırlı olmalısın. Hastaların adı üzerinde işitme sorunları var. Normal konuşman ile bir seferde seni anlamayacaklardır. Dediklerini anlaşılır bir şekilde söyleyecek ya da bol bol tekrar etmek durumunda kalacaksın. Aynı şeyi günde 10’dan fazla defa anlatma durumun olabilir. Bu durum seni sinirlendirip geriyorsa hiç bu işe girme. Karşındaki insanları da üzme.

Ticari zekam çok kuvvetlidir, ben çok iyi satış yaparım diyorsan, bu işe hiç girme. İşitme merkezlerinde çalışacaksan bile işin satış değil, insanların daha iyi duymalarına yardımcı olmaktır. Çok iyi satışçıysan git pazarda iç çamaşırı sat. İşitme cihazı satma. Çünkü cihazı satmak hiç bir şey değildir; kişiye uygun ayar yapmadıktan, onun maddi durumuna ve ihtiyaçlarına göre cihaz önermedikten sonra.

Beş numaraya gelince ki bence bu en en önemlisi: Sevmiyorsan bu işi yapma güzel kardeşim. İçinde insanlara yardımcı olma hissiyatı yoksa bu işe girme. Karşındakini dinlemek, anlamak istemiyorsan bu iş sana uygun değil. Sürekli kendini geliştirmek, teknolojiyi takip etmek ile uğraşamam diyorsan da sana başka meslek seç derim. Sabırsız ve sevgisizsen bi zahmet uzak dur bu meslekten!


Dost acı söyler derler, bugün pek acı söyledim. Ama dosdoğru söyledim. İyisi mi herkes sevdiği işi layığıyla yapsın. Kimsecikler sevmediği işte çalışmak zorunda kalmasın.

7 Nisan 2015 Salı

Hiç bir şey

İşitme kaybımın bana yaşattıkları ve hissettirdikleri ile ilgili pek çok yazı yazdım. Acaba işitme kaybı olan bir anneye sahip olmak nasıl bir şeydir aklıma düştü. Kendimi oğlumun yerine koydum.

Her zaman kendisini dinletmek için bağırmak zorunda kaldı. Konuşamadığı zamanlarda da yüksek sesle ağladı. Şuncacık bebekti ama belki de farkındaydı her şeyin. 

Bir seferinde çocuk psikoloğuna danıştım, işitme kaybımdan ötürü oğlum benden utanır mı diye. Psikoloğun verdiği yanıt iç rahatlatıcıydı: "Çocuk başka türlü bir anne bilmiyor ki sizden utansın. Sizi olduğunuz gibi kabul etmiştir hiç merak etmeyin!"O zaman utanç duygusunun oğlumda değil aslında bende olduğunun farkında değildim. "Olduğu gibi kabul etme" eylemini gerçekleştiremeyen kişi de bendim, oğlum değil.

Elimdekinin en iyisini vermeye, olabileceğimin en iyisi olmaya çalıştım oğluma karşı. Duyamadığım zamanlarda çok ama çok sinirlendiğim oldu. Sinirimi ona yansıttığım da.Yanlış anlayıp yanlış şeyler yapıp, O'nun kocaman gözlerindeki şaşkın ifadeyi gördüğüm de. İşte duymaya çalışırken yorgunluktan bitap düşüp eve geldiğimde onu göremediğim oldu. Onunla ilgilenecek güce sahip olmadığım zamanlar da. 

Stresli toplantılar öncesinde omuzlarımın gerginlikten tutulduğu oldu. Yükselen tansiyonumun kulak çınlamamı artırdığı zamanlar da. Daha iyi duyacağım diye kendimi zorlarken işleri berbat ettiğim de oldu. İşitme kaybım dezavantajım olmasın diye tüm potansiyelimi zorladığım oldu. Beynimin zonkladığı, gözlerimin kulağımın açığını kapatmak için fal taşı gibi açıldığı da. Tüm bunları düşünüp buna yoğunlaşmışken oğlumun büyümesini kaçırdığımı yeni gördüm.

Kafamın takılı kaldığı işitme kaybım yüzünden oğluma yeterince yoğunlaşamadım. Onun fiziksel olarak yanında oldum, ona baktım, besledim, temizledim, giydirdim, öğrettim. Annelik görevimi aksatmadım hiç. Ama keyfini hiç süremedim. Kalbimi, gönlümü, zamanımı ve kafamı her şeyden uzaklaştırıp bir tek oğlumla dolduramadım.

Bunları bu kadar açıkça yazmak hiç de kolay değil. Bununla ilgili hislerimi ifade etmem çok güç. Bir tesellim var sadece, bunun farkında olmak ve tamamen değişmeye çalışmak. Kaybettiğim zamana değil, gelecek günlere odaklanmak. Şimdi oğlumun yanındayken gerçekten onun yanındayım. O anda ve o yerdeyim.  Ve o, o kadar mükemmel ki her şeyi duyuyor, görüyor, biliyor, fark ediyor ve hissediyor. 

Şimdi odasında mutlu uyuyor. Ben geçmişin vicdan azabıyla hesaplaşmış, O'nunla bir olmaya çalışıyorum. Kaçırdığım yılları yakalayıp ötesine geçmeyi diliyorum. Oğlumla bir olarak geçireceğim uzuuuun yılları bekliyorum. 

Bir an önce yazımı bitirip onu uyurken seyretmeye koşacağım. Oğlunun melek yüzüne hayranlık duyan anneden başka bir şey değilim ben. Başka hiç bir şey değilim artık.



6 Nisan 2015 Pazartesi

Gönüllüler

Biraz önce dizime öyle kuvvetli vurdum ki hem elim hem de dizim çok acıdı. Gerçek anlamıyla dizimi dövmüşüm. Öyle çok önemli bir sebepten değil, hatta inanılmaz önemsiz bir sebepten.

Yurdumuzun ciddi ve önemli gündemini bir an olsun unutmak, sanki her şey güllük gülistanlıkmış gibi hissedebilmek için Survivor seyrediyorum. Savcımızın rehin olduğu odaya bomba atıldığı anlarda ödülü kazanamadığı için ağlayan kızların olduğu programı. Benim gibilerin o anda sansür yüzünden TVlerde konuyla ilgili yayın olmadığı için seyrettiğimiz şovdur aynı zamanda.O adada tek dert dedikodu ve yemektir. Ağaçları yeşil, denizi hiç görmediğimiz ama hayalini kurduğumuz turkuaz rengindedir.

Survivor'da hep Gönüllüler'i tutuyorum. Bu gece yine yenildiler. Ben de oyunun heyecanına kaptırıp dizimi dövdüm. Sonra kıvırcık boncuk bana dedi ki "Neden bu kadar içselleştiriyorsun ki? Alt tarafı bir TV gösterisi" O anda ben kendime geldim. Dizimi dövecek kadar kendimi kaptırmamın sebebi neydi?

Ekiplerin adı üzerinde: Gönüllüler ve Ünlüler. Ünlüler hayatlarında Survivor öncesinde de ilgi görmüşler. Gönüllüler'e göre daha şanslılar bu konuda. Ben neden Gönüllüler'i tutuyorum? Kafamda Ünlüler= Güçlüler, Gönüllüler= Mağdurlar eşitlikleri olduğu için. En azından televizyonda mağdurların kazandığını görmek için Gönüllüler'i tutuyorum. Normal hayatta daha az şansa sahip olanların, hakkı yenmişlerin, kaybedenlerin takımını tutuyorum. Onlar kazandıkça içimdeki terazi doğru ölçüyor. Sanki eşitleniyor güçler. 

Gönüllüler kazandığında herkes emeğinin karşılığını alıyor. Gönüllüler kazandığında ülkemde işçi ölümleri olmuyor. Gönüllüler kazandığında herkes eşit imkanlara sahip oluyor. Gönüllüler kazandığında tüm çocuklar aynı şartlarda eğitim alıyor, tüm çocukların karnı doyuyor. Gönüllüler kazandığında engelliler herkesle eşit fırsatlara sahip oluyor. Gönüllüler kazandığında içimde bir umut doğuyor.

Umut fakirin ekmeği ise, Survivor da ekmeğin katığı oluyor. TV başında heba olan saatlerdeki yapay zaferler, içinde bulunduğumuz hayata dayanmayı sağlıyor.








3 Nisan 2015 Cuma

Kıvırcık Boncuk

Dün yazdığım yazı üzerine henüz olmayan kitabıma hiç hiç beklemediğim bir sponsor buldum. Sevgili küçük ablam aldığı emekli ikramiyesiyle bana sponsor olabileceğini söyledi. Ne hoş, ne fedakar, ne zarif bir düşünce! Tabi ki bunu kabul etmeyeceğim ama böylesine desteklenmek bugünümü ve gelecek günlerimi aydınlattı.

Blogda işitme kaybı olan büyük ablamdan çok bahsettim de küçüğünden hiç bahsetmemiştim. Diğer bir deyişle “ortanca” dan... 3 kızın iki numarası, ne ilk ne son olarak isimlendirilmediğinden biraz da arada kalıvermiş şahsiyet.

Kendisine kısaca ortanca diyeceğim, aslında benim doğum sebebimdir. 12 yaşındayken dua etmiş, ben de annemi aracı yaparak hemen gelivermişim yanına. Büyük ablamla 15, ortanca ile 13 yaş farkım var. Üç tane annem, iki ablam ve iki kız kardeşim var demek oluyor bu yaş farkı. Ortanca benim annem oldu bebekken altımı değiştirdi, ablam oldu dertleşti, kardeşim oldu o huysuzlandığında ben sakinleştirdim.

En çok ben onun kardeşi oldum ama. Her türlü ama her türlü derdimi, tasamı, mutluluğumu, hayalimi, kızgınlığımı, aşkımı, sevgimi, hatamı ve günahımı dinledi. Beni bildi. Çokça da arkamı kolladı. Ortaokuldayken gezme izinlerim için annemle kavga etti. Benim sözcüm oldu hakkımı aldı. Gizli kapaklı işlerimde işbirlikçi oldu. Sırf bana değil arkadaşlarıma da ablalık yaptı. Evini açtı, kulağını açtı, dinledi ve tavsiye etti. Bildikleri onu sıkıntıya soksa da hep destek oldu. İşte bu kişi bugün çok içten bir şekilde bana sponsorum olmayı teklif etti.

Telefonda konuşmayı hiç sevememe rağmen bugun onunla telefonda 10 dakika yazacağım kitabımın hayalini kurduk. Ne güzel insanın hayallerini böylesine içten paylaşan bir ablasının olması. Uzun uzadıya detaylıca hayal kurduktan sonra sordu bana:”Bugün ne yazacaksın?” Güldüm ve onu kandırdım :)

Bugün seni yazıyorum canım ablacığım. (Bak gerçekten sponsorum ol diye değil :)) Ne zamandır aklımda seni yazmak ama kısmet bugüneymiş.

Küçük bir kızken hep seni örnek aldım. Senin yaptığın her şey doğruydu. Senin gibi olmak istedim; sana özendim. Seni erkek ve kız arkadaşlarından hep kıskandım. Benimle daha çok vakit geçir istedim, çünkü senin olduğun ortamda hep neşe vardı. Hep sen vardın. Senin olduğun yeri dolduran bir havan vardır çünkü, sen gittiğinde biz kalan zavallılar nefes alamayız ki.

5 yıl senden uzakta nasıl geçti bilmiyorum. Ama gitmen lazımdı. Bizi senden mahrum bırakman lazımdı kendini bulmak için. Sonra geri döndün. Dönmeyi gerçekten istemiş olmalıydın. Kalabalığımızı özlemiş olmalıydın. Bizim  seni nasıl özlediğimizi, sen gittikten sonra sessiz ve tatsız ve tuzsuz olduğumuzu anlatmama gerek yok sanıyorum. Seni özlediğimiz için her fırsatta geldik yanına, misafir muamelesi yaptın bize. Evinin temiz olup olmadığı ya da yemeğinin olup olmadığı bizi hiç ilgilendirmedi ki. Biz SANA geliyorduk. Sensiz nefesimizi daha ne kadar tutabilirdik ki Ankara’da?

Sen yoktun, bir gece o kadar üzüntülü uyudum ki. Ben şimdi ne yapacağım, nasıl becereceğim diye ağlamaklı. Gözümü açtığımda karşımdaydın. Duası kabul edilmiş mazlum misali kutsanmıştım. Meleğim benim, sana ihtiyacım olduğunda hep gelip düştüğüm yerden kaldırdın beni.

Senin üzgün olduğun zamanların ise bir kısmını biliyorum ben. Çok azını anlattın. Yüzün hep bir şeylerin ipucunu verir ama gerisini söylemez. Sırrı sende saklıdır. Bazı şeyleri kimse bilmez senden gayri. Bilebildiğim hüznünde yanında olmaya çalışmışımdır. Belki o zamanlarda sen benim kardeşim olmuşsundur, ben de senin ablan.
Şimdi ne güzel her gün seni görüyorum. Her gün bayram bana. Her gün deriin derin soluyorum havanı. Harala gürele hayatımızda oturup şöyle cidden ve içten konuşacak vaktimiz olmuyor. Ama sen blogu okuyorsun ya, o da sohbetten sayılır değil mi? Yine anlatan ben, dinleyen sen olsan da...
Öyle değil mi a benim kıvırcık boncuğum?










2 Nisan 2015 Perşembe

Niyet

Bu aralar kafam pek karışık. Blog ile birlikte bana bir haller olmaya başladı. Sürekli, sürekli ama sürekli okumak istiyorum. Okumadığım zamanlarda da etrafa kocaman kocaman bakıyorum. Kocaman bakıp konu biriktiriyorum bloguma. Kuş ayrı ötüyor, çiçekler ayrı kokuyor, yağmur başka yağıyor artık.

Değişiyorum sanırım ben, ama zorla değil. Aslında hep olmam gerekene ama şu yaşıma kadar kaçırmış olduğuma doğru dönüyorum. Nereye döndüğümü bilmiyorum ama bu dönüş bana umut veriyor. Bu dönüş beni hayata bağlıyor. Ölü balık bakışlı gözlerim daha güzel bakıyor artık.

Hayatta her şeyin bir sebebi olduğuna inanmaktan öte buna eminim. Eğer işaretlere doğru bakarsam hayatımda neyin neden var olduğunu anlayabiliyorum. İşitme kaybımı anlayabiliyorum. Son zamanlarda kaybın hızlanmasını anlıyorum. Kulağımdan giden duyum sanki başka taraflara akıyor. Burnum daha iyi kokluyor, gözüm daha iyi görüyor, ellerim daha iyi kavrıyor ama en önemlisi bambaşka hissediyorum artık. Kapalı havaya, gri gökyüzüne bakıp bugün hava ne güzel diyorum. Sanki gördüklerim bir video çekimi. İçindeyim ama dışarıdan seyrediyorum. Garip, değişik bir his. Dedim ya bana bir haller oldu diye. Halim bu işte.

Yazmaya müptela olacağım hiç aklıma gelmezdi. Hasta, yorgun ya da uykusuz olmam hiç fark etmiyor. İlla yazmak istiyorum. Yazmaya çalışıyorum. Yazmak için bakıyorum, yazmak için görüyor, yazmak için düşünüyorum. En çok da yazmak için kendimi zorluyorum. Pazartesi günkü yazılarım çok zorluyor beni. İki gün yazmadıktan sonra tekrar başlamak inanılmaz güç geliyor. Bu yüzden sürekli yazmalıyım sürekli ama sürekli yazmalıymışım gibi hissediyorum. Yazmaya başladığımdan beri konuştuğum sözler azaldı. İçimde fark edilmeyi bekleyen, dışarı çıkmak isteyen çok şey varmış. Bugüne kadar dilim dönmemiş bir türlü. Şimdi parmaklarımdan taşıyor sözler. Dilimden çıkmasına gerek kalmadan.

Daha önce de demiştim ben çok şanslı bir insanım diye. Çoğu kez başıma gelmiştir dileklerimin pıt diye gerçekleşmesi. Temiz kalpli de denebilir belki bana. Adı her ne ise içimden ta içimden hissederek istersem mutlaka olmuştur o şey.

Son zamanlarda rüyalarımda hep kütüphanedeyim. Bir konuyu araştırıyorum, sessiz sakin. Sonra o konunun peşinden yollarda buluyorum kendimi. Gecem sabahım bir oluyor, peşinden gidiyorum kafamdaki hayalin. Ben rüyalarımda kitap yazıyorum. Ve bunu çok ama çok istiyorum.


Niyetin gücüne de inanırım ben. Kaybettiğim bir şey olursa hemen yüksek sesle niyet ederim bulmaya...ve de hayırlısı bulmam ise mutlaka bulurum. İşte sözden öte ben burada yazıyorum niyetimi ve hayalimi. Ben kitap yazmak istiyorum. Kaybettiğim ne ise onu bulmaya niyet ediyorum.

Kısmetse...

1 Nisan 2015 Çarşamba

Otobüs günlükleri

Bir süredir, bana yüz yıllar kadar uzun gelen bir süredir arabasızım. Toplu taşımayı kullanıyorum. Son zamanlarda fark ettim ki toplu taşıma beni besliyor. Hem yolda kitap okuyabiliyorum, hem de çevreyi gözlemleme şansım oluyor.

Geçen gün otobüste işaret dilini kullanan bir kişi çok hararetli bir şekilde arkadaşıyla konuşuyordu. Dışarıdan bakıldığında öylesine doğaldı ki. Anlattıklarını sanki yaşıyordu. İşaret dilini bilmesem de konunun ana fikrini anlamıştım. İnsan istedikten sonra ne güzel iletişim kuruyordu.

Dün sabah da otobüsün iç tarafındaki piktogram dikkatimi çekti. İşte burada:


İlk bakışta normal bir bilgilendirme gibi görünüyor değil mi? Benim kafam herkes gibi çalışmadığından yine farklı algıladım. Tekerlekli sandalyedeki bir kişi= 3 ayakta duran insan gibi algıladım. Oysa orada 3 ayakta duran kişinin yerini kaplayan tekerlekli sandalyeydi. Ona oturan kişi değildi ki. Bu bilgilendirmeyi beğenmeyip kendi alternatif piktogramımı çizdim:


Olması gereken bu değil mi sizce de? Engelli kişileri sadece işitme cihazına, biyonik kulağa, bastona ya da tekerlekli sandalyeye indirgemek doğru mu? İnsanları, yeteneklerini, karakterlerini ve potansiyellerini görmezsek o işaret dilini kullanan kişinin heyecanını hissedebilir miyiz? Olimpik sporcumuz Gizem Girişmen’in okçuluktaki başarısı göğsümüzü kabartabilir mi? Ya da Stevie Wonder’in şarkılarının tadına varabilir miyiz?

Bunlara yanıtınız “Hayır” ise ne mutlu bana. Sizin gibiler yazdıklarımı okuyor diye. Benimle aynı fikri paylaşanlar var diye.

Not: Yazımı bitirdikten sonra bir hata yaptığımı fark ettim...Bulanlar yorum kısmına yazsın ;)


Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu