30 Mayıs 2015 Cumartesi

Merhaba

Beni tanıyan ve yazdıklarımı beğenen arkadaşlarım Facebook'ta çok güzel yorumlar yapıyorlar. Yorum almak ve beğenilmek daha da motive ediyor beni yazmak için...

Adımın olduğu ilk yorumu canim M yaptı. Bir anda panik olup yorumunu silmesini rica ettim. Sonra da bütün gün üzüldüm söylediğime. Kızcağız o kadar işin gücünün arasında yazımı okumuş, bir de güzel yorum yazmış. Sen tut anonim kalacağım diye kıza sildir. Hiç içime sinmedi. İlk o zaman düşündüm kim olduğumu söylemeyi. Nasılsa Fuat Avni değildim, en kötü ne olabilir ki? :)

Bugün de Cumartesi olduğundan bakmamıştım bloga. Biraz önce okunma sayısı ne olmuş diye bir bakıp çıkayım dedim. Sonra da Facebook hesabıma baktım yorum varsa diye... Bir de ne göreyim, tam iki tane birbirinden güzel ve adımın geçtiği yorum eklenmiş. Onları da sildirecek hal kalmadı, zamanıdır kendimi ifşa etmenin artık dedim. Hem zaten utanıp sıkılacak bir şey yapmıyorum ki son derece içten ve dürüstçe yazmaktan başka.

Hal böyleyken belki de ilk yazımda söylemem gerekeni şimdi deme zamanı geldi: Merhaba, ben Nilay. Tanıştığımıza çok memnun oldum. Size, eğer okursanız işitme kaybımın hikayesini anlatmak istiyorum...

29 Mayıs 2015 Cuma

Hayatımın değiştiği gün

El yazısıyla yazılmış "Hayatımın değiştiği gün"
29 Mayıs 2008
Tam yedi yıl önce bugün bu saatlerde, hayatımda olacak değişikliklerden bihaber biraz karın ağrısı çekiyordum. Akşama misafir gelecekti. Tüm gün karnım ağrımıştı ama ona rağmen ablamın doğum günü için hediye alışverişine çıkmıştık. Belki sonra almam mümkün olmazdı, o yüzden o gün o işi halletmeliydim.  Annem dedi ki “Kızım doktoru ara”, ben de dedim ki o kadar çok ağrımıyor. Doktorumu arayıp rahatsız etmek istemiyordum.

Akşama doğru 5 gibi eşim aradı, karnım ağrıyor biraz dinleniyorum dedim. “Yok, olmaz doktorunu ara ben eve geliyorum, doktora gidelim” dedi. Zorla doktoru arattı bana. Doktorum gelin, hastanedeyim sizi görebilirim dedi.

Eşim geldi, ben de muayene için rahat bir şekilde arabaya bindim. Kendimi gayet iyi hissediyordum, doktora bir görünüp gelecektim sonuçta.

Doktora gittiğimizde karnıma aletleri yerleştirdiler. “Plöp, plöp, plöp” sesler geliyordu. Bu iyi, alışıldık bir şeydi. Ama hemşire biraz uzun tuttu sanki o kemerimsi aleti, hayırdır inşallah diye düşündüm.

Doktorum sonunda geldi sonuçlara baktı ve “Zar atacak durumumuz yok, sizi hazırlasınlar” dedi.

Nasıl yani? Ama ama ben sadece muayeneye gelmiştim...
Dedi ki bebeğin kalp atışları hızlanmış, onu içeride tutamayız artık. Sezaryen ile doğuma alacağız sizi.

AMABENİMSADECEBİRAZKARNIMAĞRIYORDU.

Neyse dizlerim titreye titreye girdim doğuma...Hikayesini yazmıştım ya daha önceden...

7 yıl önce 29 Mayıs 2008 Perşembe günü saat 20:12’de hayatım değişti. Hiç olamayacağı kadar anlamlı bir şeye dönüştü yaşamım.

O gün o saatte oğlum bana, babasına, anneannesine, babaannesine, dedelerine, halalarına, eniştelerine ve teyzelerine geldi.  Ne iyi etti de geldi. Ne mutlu etti de geldi.

İçimin titrediği, onu seyretmeye ve onun muhabbetine doyamadığım, komik, neşeli, şakacı, esprili, laf cambazı, hareketli, akıllı, cingöz ve son derece nev-i şahsına münhasır kişi geldi ailemizin baş köşesine kuruldu. Bana Oscar almam için “Anne” rolünü verdi. 

Hayatımın yönetmeni oldu. Senaryomu o yazmasa da oyunumu o değerlendirdi. Beni yonttu, bana öğretti, beni alkışladı, beni seyretti, beni sevdi, bana kızdı, bana küstü, benimle konuştu, beni anladı, yüzüm düştüğünde bana moral verdi. Daha iyi oynamam için bana başka şanslar da verdi. Yönetmen koltuğunun hakkını verdi.

CanımM, doğum günün kutlu olsun. Benim de annelik yıldönümüm kutlu olsun. Seni ne kadar çok sevdiğimi nasıl anlatabilirim ki? Kalemimin o kuvvette olduğunu hiç zannetmiyorum. Sana saygı duyuyorum. Yaptıklarını hayranlıkla izliyorum. Sana örnek olmaya çalışıyorum. Seninle zaman geçirmekten, senin yanında olmaktan çok keyif alıyorum. Bazen aklım almıyor senin bir zamanlar benim karnımda olduğunu. Bedenime teşekkür ediyorum seni sağlıklı bir şekilde taşıdığı için.

Hayatla ölüm arası bir nefes oğlum. O bir nefeste yanımda olduğun için şükrediyorum.

Nefesin uzun ve anlamlı olsun oğlum. Sana sevgimi anlatacak kelime bulamıyorum.


Annen

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Wonder Woman

Güçlü, güzel ve güzel vücutlu çizgi kahraman
Wonder Woman'ın orijinal çizgi hikayesinden
bir alıntı. elleri ile bir yükü kaldırmış fırlatmak üzere,
yüzünde hırslı bir ifade var.
Geldik fevkalade can alıcı bir konuya: Kilo hadisesi. Yıllar yılı bir hizaya sokamadığım konu. Son 3 yılda toplamda 24 kilo verip belki de fazlasını almamla devam eden efsane. Yazları yükselen trend ile kendini hatırlatan, kışları ise biraz nefes alıp Mart ayında aldığım nefesin vücudumun bazı kısımlarında toplandığını görmemle “Aman da amma nefes almışım bea” dedirten husus.

Şimdi bu konuyu çözüme kavuşturmak için kendimi bildim bileli bir çaba içinde oldum. Aslında Anadolu Lisesi Hazırlık sınıfına kadar böyle bir konu gündemimde yoktu, ta ki bir arkadaşımın doğum gününde giydiğim lasteks kot (1989’da böyle deniyordu skinny jeanlere) dikkat çekene kadar. Hoş, dikkat çeken kottan ziyade kotun içini dolduran şeymiş. Yani ilk böyle demişti C bana...”Sen dans ederken arkandan yukarı aşağı seni takip ediyor” dediği malum bölgem. Ah o zaman Kim Kardashian yoktu ki. Utandım haliyle. Yoksa “Kim gibiyim ben, nolcek ki sen kendi dümdüz popona bak!” diye lafı gediğine sokar, yıllar yılı sürecek kilo kontrolü derdimin ilk anını yaşamazdım.

İlk hatırladığım kilom ilkokul 5 te ölçülmüştü. Ondan önce böyle bir konunun farkında bile değildim çünkü cılız bir çocuktum. Annem çırpı bacaklı derdi. Hiç de tartılmamıştım. Neyse efendim ilkokul 5’te şu 90 derece dönün kelimelerini duyup 90 derecenin anlamını bilmediğim ilk beden eğitimi dersinde kilolarımız da ölçülmüştü. O zaman 40 kilo çıktığımı hatırlıyorum. Bir de bundan 1,5 yıl sonra 56 kilo olduğum ölçülmüştü. Arada bir şeyler olmuş olmalıydı. Şimdi düşünüyorum o arada ne oldu diye. Belki burası aydınlatır bu betonlaşmış sorunumu.

Hazırlıkta gittiğim o ilk doğum gününden beri kilo konusu beynimdeki kendisine ait yeri aldı. Sonrasında o yeri bazen küçüldü, bazen de büyüdü ama hep oraya yayılmış bir şekilde kaldı. Zihnimdeki konuyu çözmeden vücudumu eğittiğimi zannedip, ona yemek vermeyerek inceldiğim de oldu. Sonra o kiloları fazlasıyla geri aldım. 19 yaşındayken bir ameliyat geçirdim o ameliyat sonrasında 48 kiloya düştüğümü hatırlıyorum. O zaman gerçekten inceydim. Bir süre de o şekilde gitti. Ama aldığının yerini fazlasıyla dolduran, borcunu misliyle ödeyen sevgili vücudum açıkları hep kapattı. Hep açıklarının üzerini kapattı.

Şimdi 38 yaşında işitme kaybı dışında şükür sağlıklı bir kadınım, fakat şu kilo hadisesini bir türlü kapatamadım. Düşünüyorum, hareket ediyorum, bazen az yiyorum ama sanki içimde sürekli aç kalmaktan korkan biri var. Sürekli bir kıtlık korkusu. Aman 3 saat bi şey yiyemeyecek miyim? O zaman midem ağrıyana kadar normalin iki katını yiyeyim derdirten şey. Ama bu konuyu kafamda çözmeden vücudumun bana direneceğini biliyorum. 

Vücudum ve beynim ve kalbim arasında üçlü bir anlaşma imzalanması lazım. Tarafların ikisinin bir araya gelmesi de işi çözmüyor. Bunca yıllık tecrübemle söylüyorum bunu.

Çok sevgili bir arkadaşımın eskiden http://coksevgilidunluk.blogspot.com.tr de yazdığı “Hayat sen o kiloları vermeye çalışırken geçen zamandır” isimli yazısı işte tamamen beni tanımlıyor. Gerçekten hayatımı kilo alıp vererek ya da kilo konusunu dert ederek veya hiç bir derdim olmadığı zamanlarda dünyanın en büyük derdi kilommuş gibi davranarak geçirdim. Artık bu konuyu tamamen ve kökten çözmek istiyorum. Bu konuyu gerçekten bir dert olmaktan çıkarmak istiyorum. Rahat hareket etmemi sağlayacak, merdiven çıktığımda nefes nefese kalmayacak, mutlu ve huzurlu bir bedenim olsun istiyorum. Bu konuyu da çözdüm mü, bin ışık yılı yol kat etmiş hissedeceğim kendimi. Bedenim kadar zihnim de hafifleyecek, kilo konusuna verdiğim enerjiyi başka konulara aktaracak, çok daha verimli olacağım. İşitme kaybından sonra bu kemikleşmiş sorunumun da üstesinden gelirsem değmeyin keyfime. O zaman gerçekten dünyanın hakimi olabilirim belki. O zaman gerçekten öz ve has Wonder Woman olabilirim belki :)

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Saklambaç

Fotoğraf:El yazısı ile yazılmış Saklambaç kelimesi.Yazının yanına
kenardan bakan iki göz çizilmiş.26 Mayıs 2015
Uzun zaman oldu değil mi? Sizi bilmem ama  bu ara beni çok rahatsız etti. Yazmayınca konuşamayan ama kendini ifade etmek için çıldıran bebeğe döndüm. Homurdandım, tısladım, böğürdüm, olduğum yerde dönüp durdum, hırçınlaştım ama en çok da kızdım. Kızgınlıktan köpürdüm. Çekilmez biri oldum.

Yazamadığım günlerde bedenim şimdi olduğum yerden binlerce kilometre ötedeydi. Ruhum ve kalbim ise ailemle özellikle oğlumla kalmıştı. Gittiğim yerden bir iki iyi gezi yazısı çıkarabileceğimi düşünüyordum ama ben değişmişim. Zihnim seyr-ü sefer etmeye başlamış, artık bedenimin oradan oraya savrulmasına gerek yokmuş. Gezmek eskisi gibi değilmiş, gezmek artık kaçmak değilmiş. Artık kaçmaya gerek yokmuş.

Stresli ve yorucu toplantıların bittiği gün etrafı dolaşmak için bir kaç saatim oldu. Öyle etrafa bakınırken bir grup genç gördüm. İçlerinde bir kız vardı ve çok güzeldi. Erkekler de birbirinden yakışıklı ve fit görünümlüydüler. Genç kız oldukça kısa bir şort giymişti. Şort bacağına çok yakışmıştı. Bacaklarına değil, çünkü kızın diğer bacağı kasığına yakın bir yerden kesikti.

Yanındaki yakışıklı gençler de tekerlekli sandalyedeydi. Kız tek ayağının üzerinde kol değneği ile yürüyordu. Gerçekten çok güzellerdi, kıyafetleri ve tarzları ile üzerilerinden gençlik enerjisi taşıyordu. Oğlanların vücut çalıştıkları belliydi, belki de sporcuydular. Mutluydular, dışarıdaydılar ve eğleniyorlardı her genç gibi.

Kızın minicik şortunun altından görünen kesik bacağındaki dikiş izleri garip gelmiyordu. O kız şort giymişti, şort da ona çok yakışmıştı. Bu kadardı.

O grubun kendilerini böylesine doğal bir özgüvenle ifade etmesi gözlerimi yaşarttı. Kendileri gibi olmayan insanların yanında da böylesine mutlular mıydı? Acaba dedim aralarında sevgili olanlar var mıdır? Ya da sevgilileri nasıldır? Sevgililerinin engeli var mıydı? O kadar güzellerdi ki, yanlarında kim olursa olsun onları da güzelleştireceklerini düşündüm.


Gençlikleri, güzellikleri ve kendilerini özgürce ifade edişleri ile o grup bana ilham verdi. İşitme engeli dışarıdan belli olmadığı için bazen “normalmiş” gibi davranabiliyorum. Ama kendimi en rahat hissettiğim ortamlar kendim gibi davrandığım ortamlar. Saklamadığım, saklanmadığım ve kendimi özgürce ele verdiğim ortamlar... Peki siz kendinizi en rahat nerede hissediyorsunuz? Nerede saklanmıyor ve saklamıyorsunuz?

18 Mayıs 2015 Pazartesi

İyi ki doğdun...

19 Mayıs 2015

A’nın düğününe gitmek için G ile elbise alacaktık. İlla lila rengi olsun dedi A. Şimdi nedime olacağız ya gelinin bir dediğini iki etmemek lazım. Ama kar kış, yağmur, çamur lila kıyafeti bu narin vücuda göre nasıl ve nereden bulacağız? Neyse efendim G ile buluştuk, arabaya bindik tam mağazaya gidecekken telefon çaldı.

Arayan kayınvalidemdi. Dedi ki “Teyzenin kızı vefat etmiş, başın sağ olsun!”

Hangi teyzemin hangi kızı? Bilemiyordu...

Garip geldi değil mi? Yani öğreniş şeklim. Evet çok garipti. Teyzemler ile 28 yıldır görüşmüyorduk, tabi ki teyze kızlarım ile de.

Elim ayağım karıştı ablamı aradım ağlıyordu. “Ayşe’yi kaybettik” dedi.

28 yıl öncesinin son hatırasına gittim o anda. Upuzun dümdüz saçları ile su gibi güzel bir genç kız. İlk T cetvelini onda görüşüm. Çizim masasında oturuyor, bana gülümsüyor ve bir şeyler çiziyor. Sonra da Ayşe ablam ve B. ablamla terasa çıkıyoruz...orada güneşleniyoruz. Annem ve ablamlar etrafta yok. Neden onlarla yalnızım hatırlamıyorum. Ayşe ablam İTÜ’de okuyor, mimar olacak. Su gibi güzel bir mimar olacak. Çok güzel ve çok yetenekli o. Çok da kibar.

Bölük pörçük kafamdaki anı bu kadar.

Ayşe ablamın hayali bu kadar.

Hani tık diye gitti derler ya, öyle olmuş onun gidişi. Arkasında neden, neden ve neden sorularını bırakarak. Arkasında dinlemekten bıkmayacağımız bin bir güzel anı bırakarak.

İşte bugün Ayşe ablamın doğum günü. Yaşasaydı ben onunla ilgili bu kadar detay bilmiyor olacaktım. Yaşasaydı teyzelerimle görüşmüyor olacaktım. Yaşasaydı onu hatırladığım resmini bile hatırlamıyor olacaktım.

Onu kaybedişimizden önce ben onu pek tanımıyordum. Şimdi onu anlatanlardan biliyorum. Ne kadar yetenekli olduğunu, ne kadar düşünceli olduğunu, ne kadar iyi bir anne olduğunu, ne kadar özenli bir aşçı olduğunu, yaptığı yemeklerin hem dişe hem göze dokunur olduğunu, mimarlığını yaptığı yemeklerle birleştirdiğini biliyorum. Bir de şimdi...bizi birleştirdiğini biliyorum.

Tüm ölümler keşkeleri ile birlikte geliyor. Ama Ayşe ablam vefatıyla bile insanların hayatına sihirli değnek ile dokunan nadir biri.

Geçen 28 yılda onu hiç görmedim ama yaşadığını biliyordum. Şimdi de onu görmüyorum ama aramızda olduğunu ve aramızı yaptığını biliyorum.


İyi ki doğdun Ayşe ablacığım. Yaşarken sana doğum günü hediyesi almak nasip olmadı. Şimdi yapabildiğim sadece senin o güzel anına bu satırları yazabilmek. Gördüğünü, okuduğunu ve gülümsediğini bilerek...

Altyazı

Fotoğraf: el yazısı ile Altyazı...Altyazı 18 Mayıs 2015
İşitme kaybım başladığından beri daha fazla okur oldum. Gözlerim fıldır fıldır dönüp etraftan daha fazla veri, daha fazla delil toplamaya başladı. TV de altyazı okur oldum. Kimsenin göremediği küçücük yazıları seçer oldum. Bir de sanırım görsel detaylara daha düşkün oldum. Her şeyin altında yazanı, belki de yatanı iyice okur oldum.

Sokakta yürürken insanların üzerinde çeşitli yazıların bulunduğu t-shirtler giydiklerini fark ettim. Bunlara dikkat edip okuduğumu fark ettim. Çoğu şeyi unutan ben, bugünkü kısa yürüyüşümde gördüğüm t-shirtlerin üzerinde yazanları unutmadığımı fark ettim. E bari oturayım da bunları yazayım dedim.

İlk gördüğüm t-shirt ün üzerinde I’mpossible yazıyordu. İngilizce kelime oyunu işte, “olanaksız” da okunabilir “ben olanaklıyım” da... T-shirt un altında ek olarak “Hiç bir şey olanaksız değildir” yazıyordu. Yani t-shirt tarafını seçmişti, olanaklı tarafındaydı. Giyen genç ince esmer bir çocuktu, somurtarak yürüyordu. Giydiği t-shirtün pek farkında değildi dedim. Eğer yazılı şey aklında olsaydı daha mutlu bir şekilde yürürdü diye düşündüm.
Yürümeye devam ettim. Sıcaktan şikayet edecek gibi oldum ama kendimi engelledim. Buz gibi ayazda otobüs beklediğim günleri düşününce sessiz olmaya ve şükretmeye karar verdim. Şükre odaklanıp yoluma baktım.

Karşımdan bana doğru gelen ikinci yazılı t-shirtün sahibi 30’larında bir kadındı. Kendinden oldukça emin bir şekilde yürüyordu. Siyah t-shirtünün üzerinde “Black is my happy color” yazıyordu. İnsan neden siyahı mutlu rengi olarak düşünür ki dedim. T-shirtün sahibi kız pek bir havalıydı, t-shirt sanki onu değil, o t-shirtü anlamlandırıyordu. Bu t-shirt sana uymuş bacım dedim ve ilerledim.

Yürümeye devam ettikçe gökten bana mesaj yazıyordu sanki. İnsan bir şeye dikkat etmeye görsün işi gerçekten zorlaşıyor. Arada bunu düşünürken karşıdan “Excuse my French” yazılı t-shirt gelmesin mi? Haydaa dedim, Fransızcamı mazur görün diyen kişi, Türkiye’de, İngilizce t-shirt giyen bir kızdı. İroniyi anladım ve gülümsedim.

Artık hedefime doğru yaklaşıyordum; birazdan yürüyüşüm sonra erecekti. Ki karşıma “Wrong is the new right” çıktı.Yanlış artık yeni doğrudur da ne demek?  Devri değişti artık hata yapmak makul bir şey sanırım... ya da hatayı seçmek doğruyu mu getirir acep diye derin düşüncelere daldım.


Düşünürken baktım yolun sonuna gelmişim. 10 dakikalık yürüyüşte hayatın alt yazılarını okumak hoşuma gitti. Bakalım serinin devamında alt banttan ne yazılar geçecek...

15 Mayıs 2015 Cuma

Menemen!

Fotoğraf: El yazısı ile Menemen! yazıyor.15 Mayıs 2015
Bugün içimden geleni aklım durdurdu. İçimin yap dediğini yapmadım sonra da canım çok sıkıldı.

Ayıptır söylemesi sabah canım menemen çekti. İşimin olduğu yere de 40 dakika önce varmıştım. Dedim şu pastanede kahvaltı yapayım. Zihnim dedi ki yok, önce bi fön çektir sonra zaman kalırsa kahvaltı edersin. Kasları kontrol eden beyin ya ayaklarım gitti kuaföre. Kibarlığımdan da saçımı düzgün yapmayan birisine siz yapmayın şu yapsın diyemem. Orada saçımı güzel yapan adam boştaydı, sevindim. Tam o kişi saçımı yıkıyorken kuaförle arasının iyi olduğu belli bir kız geldi. Adam benim saçımı başkasına devredip o kızın saçını yapmaya başlamaz mı? Bir kadına yapılacak faullu hareketlerin en kötüsü. Ben de dedim ki siz saçıma güzel şekil veriyorsunuz, işim de kısa sürer lütfen siz saçımı yapın. Adam tamam dedi, saçınız yıkansın bakacağım. Yani en azından ben öyle anladım. Bu arada kuaförde saçım yıkandığı için işitme cihazımı çıkardığımı da ekleyeyim. Sonra bi baktım alakasız biri geldi o kurutuyor saçımı. Eeeeeh dedim, tamam saç kurudu ben gider. Suratımı astım beni bırakan kuaförün yüzüne bakmadım. Şekeri elinden alınmış kız misali dudağı bükük çıktım kuaförden.

Sonra ilk kahvaltı etmeyi istediğim pastahanenin geride kaldığını fark ettim. İçim dedi ki oraya git. Beynim dedi ki ilerideki işe yakın olan pastahaneye git. Daha mantıklı ilerlemiş olursun. Yine beynimi dinledim, işe yakın pastahaneye gittim. İçeride çalıştığım yerden üç kişi vardı. Yüzü bana dönük olan 2 kişi sevdiğim, karşılarındaki ise dedikodu yaptığı için hoşlanmadığım biriydi. Sabah sabah onun yanına oturmak istemedim. Merhaba dedim, zorunlu olarak oradaki aslında yemeye hiç niyetimin olmadığı poğaçalardan alıp oturmadan çıktım pastahaneden.


İçimden geleni yapsaydım sabah sabah hiç canım sıkılmayacaktı. Bir de menemen yemiş olacaktım. Şimdi hem menemenden oldum hem de asabım bozuldu, iyi mi? Daha da dedim içimden geldiği gibi davranacağım. Ben ne olacağını bilmiyorum ama iç sesim biliyor eminim. 

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Kapkara


Fotograf: El yazısı ile Kapkara yazılmış ve yazının
 etrafı tamamen siyaha boyanmış. 13 Mayıs 2015



Benim  klostrofobim, yani kapalı yerde kalma korkum vardır. Mümkün oldukça asansör kullanmamaya çalışırım. Çocukken tatilde tüm kamp zehirlenmiştik. Üzerine bir de hastanenin asansörü bozulmuş ve biz de içeride kalmıştık. Beni asansörün kapı caminı kırarak o daracık yerden çıkarmışlardı. Sanırım korkum o olaydan sonra oluştu.

Geçen yıl bu gün, Soma madenindeki yangını duyduğum anda da nefesim kesildi. Yerin metrelerce altında havasız bir ortamda sıkışıp kalmıştım sanki. Nefes alamadım. Dua etmekten başka hiç bir şey gelmedi elimden. Sonsuz karanlık, çığlıklar, sıcak ve havasızlık. Yaşarken mezara gömülmek bu olmalıydı.

O madencilerin aklından ne geçiyordu acaba? Dışarıda kalanlar, sevdikleri, yapmak isteyip yapamadıkları şeyler, söylemek isteyip de söylemeyemedikleri şeyler. Belki bin defa istifa ederlerdi borçları olmasa. Belki bin defa daha az kazanacakları başka bir iş bulurlardı bir “evcik” alma derdi olmasa. Geçim derdi olmasaydı, omuzlarındaki tonlarca yük olmasaydı. Omuzlarında üstlerindeki metrelerce toprağın yükü olmasaydı.

Bir yıl geçti yüzlerce çocuğun babasız kalmasının üzerinden. Bir yıl geçti yeni gelinlerin dul, taze annelerin hem ana hem baba olmalarının üzerinden. Evlatlarını kaybedenlerin bağrının yarası açılalı bir yıl oldu.

Takım elbiseli beyaz gömlekli adamların konuşup konuşup bir şey yapmamalarının üzerinden bir yıldan çok daha uzun süre geçti. Bu sürede o adamların beyaz gömlekleri kirlendi sadece biraz. Hani beklediler ya madenin başında, hani değiştirememişlerdi ya o gömleklerini.  Sanki gömleğinin beyazı vicdanının kirini kapatacakmış gibi! Sanki gömlekleri onları temizleyecekmiş gibi.

Kızgın yazdım bu yazıyı. Çok kırgın yazdım. Aklım almıyor çünkü evinden sapasağlam çıkan insanların cenazesinin bile eve geç gelmesini. Engellenebilir ölümlerin engellenmemesine kızıyorum. Yurdum insanının canının Şili’deki maden işçileri kadar değerli olmamasına kızıyorum. Hayat kurtaran o odaların Soma’da olmamasına kızıyorum. En ucuz şeyin iş gücü olmasına kızıyorum. Kızgınlığım umudumu yeniyor, en çok da ona kızıyorum!



8 Mayıs 2015 Cuma

İLK

Fotoğraf: El yazısı ile İlk yazılı. İ harfi 1. rakamına
benzetilmiş.8 Mayıs 2015
Müjdem var: Benimle irtibata geçin dediğim isitmekaybideyince@gmail.com başlıklı yazıma cevap geldi biliyor musunuz? Bir kişi mail attı. Bir kişi mi demeyin, her şey o ilk bir kişiyle başlar.

Kendisi İnstagram’daki görseli görmüş de mail atmış. İşitme kaybı yok, dahası işitme kayıplı bir yakını da yok. Kendi yazdığına göre küçüklükten beri işaret dili öğrenmek istiyormuş ve bunun için kurs almış. İşitme kayıplı çocuklarla gönüllü olarak çalışmak istiyormuş fakat aldığı 120 saatlik kurs yeterli görülmüyormuş.

Bunun üzerine bir araştırma yaptım, 210 saatlik kurs bitirme belgesi sonrasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın bir sınavına girerek İşaret Dili Öğreticiliği ve Tercümanlığı sertifikası alınabildiğini öğrendim. Bu sertifika ile de devlet kurumlarında ya da özel firmalarda yasal olarak çalışmak da mümkünmüş.

Bunları araştırırken önüme değişik dernekler ve kurumlar çıktı. Değişik resmi düzenlemeleri, değişen uygulamaları öğrendim. İşaret dili konusunu önceden çok düşünmediğimi fark ettim. Düşünceler dünyanın en hızlı hareket eden şeyleri ya, buradan da aklıma işitme kaybından muzdarip olan farklı farklı gruplar olduğu geldi. Herkes kendi grubu içinde diğer grubu çok da duymuyormuş gibi geldi.

Aslında işitme kaybı ile ilgili olan ne kadar çok kişi var...Bir birlik olsak...Duymayıp televizyon sesini açanlar, doğuştan duymayanlar, sonradan duymayanlar, duymayıp cihaz kullananlar, duymayıp işaret dili kullananlar, duymayıp biyonik kulak ameliyatı olanlar, duymayıp duymadığını kabul etmeyenler, duymayanların yakınları, duymayanların sevenleri, duymayanların arkadaşları, duymayanlara yardım etmek isteyenler...Hepimiz birleşsek. Dernekler, sivil toplum örgütleri, yerel dernekler herkes birleşse. Büyük küçük, az çok elimizden geleni ortaya döksek. Atla deve değil yahu, sadece yaşadıklarımızı yüksek sesle söyleyeceğiz.

Toplum içinde ilk bakışta fark edilmeyen engelimizi fark ettireceğiz. Yaşadıklarımızı anlatacağız, dışarıdan görünmeyen içimizi yakıp kavuran şeyleri, bizi üzen şeyleri paylaşacağız. Birbirimize destek olacağız. Bizi anlayanlar da bize destek olacak. Daha sağlıklı düşüneceğiz, daha sağlıklı hissedip daha normal yaşayacağız. İşitme kaybıyla yaşam dersine yeni girenlere yol yordam gösterip umut vereceğiz. İşitme kaybının kolay olmadığını ama çözümünün olduğunu anlatacağız. Biz de empati yapacağız ama, biz de karşımızdakileri anlayacağız. Biz de onların hayatlarını kolaylaştıracağız konuşa konuşa. Ayrılmayacağız, anlatacağız. Gül gibi anlaşacağız sonunda.

Ne olursa olsun ben umutluyum. O ilk bir kişiden cevap aldım ya işe koyulduk demektir. Ben, biz olmuşum demektir.


Teşekkürler E. Umarım gönlünün dileği gerçekleşir ve o çocuklarla çalışabilirsin.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Lay lay loom

Hadi yaaaz.
Yazsana hadi. Hadi hadi.
Bak huzursuzlanıyorum, yazmazsan geçmez ki bu kaşıntı.
Hadi kızım hadi canım otur bilgisayarın başına. Yaz kızım.

Öff iyi de ne yazayım. Aklıma gelen konulara başlıyorum. Ama bitiremiyorum. Yarım kalanları topluyorum topluyorum bir etmiyorlar. Yayınlanmamış kelimeler çöplüğü de yardımcı olmuyor bana. Ama yazmam lazım. Yazmazsam kaşıntıdan öleceğim. Huzura eremeyeceğim.

Gezdiğin yerleri yazsana. Mesela.

Ya tabi onları yazarken bile çok mutlu oluyorum. Sanki o anları tekrar tekrar yaşıyorum. Ama yok bugün değil. Aklımda bir yer var, oraya gidince orayı yazacağım.

Takıntılı kadın.Yok illa öyle olacak, yok illa böyle olacak. Deli.

Sensin deli bak kendi kendinle konuşuyorsun.

Sanki sen kendi kendine konuşmuyorsun! Neyse, Hıdrellez’i yazsana...

Dündü o. Bir kere ben her zaman dilek diliyorum. Bana her gün Hıdrellez.

Her şeye de bir cevap var. Dil pabuç gibi maşallah. Sana yardımcı olmaya çalışıyorum hiç bir şeyi beğenmiyorsun. Kişisel gelişim ile ilgili bir şeyler yazabilirsin. Biz zamanlar pek fena sardırmıştın.

Bir zamanlar sardırmamıştım. Hala da ilgileniyorum. Bir sürü kitap okuyup pek çok alıştırma yapmıştım. Kızacaksın ama içimden onu yazmak gelmiyor ki şimdi.

Anneler günü yaklaşıyor bari otur da annene yazacağın yazıyı düşün.

Ya şimdi o gün herkes bu konuyla ilgili bir şeyler yazıyor. Başka zamanda yazsam onu yaa. Anneme yazacağım yazıya çok yoğunlaşmam gerekecek. Yok olmaz öyle hemen.

Hey yarabbim sanki otur şimdi yaz dedim. Düşün dedim, düşün!

Bugün hava çok güzel. Çocuk gibi mutluyum. Şöyle hafif lay lay lom bir şeyler yazmak istiyorum. Hafif olsun, mideyi zorlamasın. Okunsun, gülümsetsin geçsin gitsin istiyorum.

Ee yaz o zaman bizim muhabbeti. Bak izin veriyorum sana. Yine kendi kendine konuşuyor diyecekler, ama nasılsa ikimiz de bunu dert etmiyoruz. Yaz güzelim içinden öyle geliyorsa.

Kiki, e tamam yazdım gitti öyleyse... Hava da ne şahane değil mi?
Baksana camdan dışarı, erguvanlar açmış!
Fotograf: Ön tarafta el yazısının bulunduğu defterde Lay Lay Loom yazıyor.
6 Mayıs 2015. arkada ise agaçta açmış erguvanlar.


5 Mayıs 2015 Salı

isitmekaybideyince@gmail.com

Fotograf: el yazısı ile" isitmekaybideyince@gmail.com Haydi
yazsana" bir de gülen yüz çizilmiş. 5 Mayıs 2015
Geçen günlerde bir arkadaşımın küçük çocuğunda işitme kaybı olduğunu öğrendim. Kendisi blog yazdığımı bilmiyor ama cihaz kullandığım için bana danışmak istemiş. Arkadaşım kızının durumu için çok üzgündü. Kendisini teskin ve teselli etmek zorunda kaldım. Onun konu hakkında hiç bilgisi olmadığını görünce toplumsal farkındalığın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Bilgisiz olduğu için de çok umutsuzdu...

Ülkemizde akraba evlilikleri ve genetik faktörler sebebiyle işitme kaybının zannedildiğinden daha fazla olduğunu düşünüyorum. Genelde her 10 kişiden biri şeklinde rakamlar veriliyor ki ben bunun gerçeğin daha azını yansıttığı görüşündeyim. Yine de %10 hiç düşük bir rakam değil. Aslında durum böyleyken konunun daha fazla gündemde olması gerekmiyor mu? Nedense işitme kaybı konusu ya çok önemli görülmediğinden ya da insanların canını sıkan bir konu olduğundan hiç popüler olamıyor.

Geçen aylardaki Samsung ile İşitme Engelliler ve Aileleri Derneği’nin birlikte organize ettikleri işitme engelli gence sürpriz yapılan video, işitme kaybı farkındalığı için çok başarılı bir çalışma oldu. Ne var ki farkındalık yaratmaya tek bir çalışma yetmiyor. Süreklilik de sağlanmalı mutlaka.  

İşitme kaybı gündemde tutulurken çözümünün olduğu da vurgulanmalı. Bu amaç için bizlere, işitme kaybı olan kişilere de büyük görev düşüyor. Öncelikle biz kendimiz konuyu rahatlıkla konuşabilmeliyiz. İşitme kaybımız olduğunu bar bar bağırabilmeliyiz :) Eğer yaşadıklarımızı ve deneyimlediklerimizi biz anlatmazsak insanların konuyu anlamalarını nasıl bekleriz ki?

Ben dilim döndüğünce bu blogda ve diğer mecralarda işitme kaybı konusunu işliyorum. Ama ulaşabildiğim kitle genel içinde bir kum tanesi kadar küçük. Oysa bu konu deniz derya. Benim sesimi duyurabilmem için balıklara, deniz yıldızlarına, deniz analarına ve deniz kabuklarına ihtiyacım var. Sesimizi karaya ancak birlik olursak duyurabiliriz.

Ve ey sevgili okurum, işitme kaybın varsa benimle bar bar bağırmaya var mısın? Benim gibi bir kum tanesinin yanında balina, yosun, midye ya da deniz anası olarak yerini alır mısın? Tamam, tamam bunlar hep mecazi anlatımlar, sadece yorum yapsan da olur. Hadi ondan utanıyorsun, bari bana mail at da birlikten kuvvet doğuralım. Sesimizi duyuralım, işitme kaybı hakkında farkındalık yaratmak için ne yapabileceğimizi konuşalım...

ALS bilinci yaratmak için başımızdan aşağı kova dolusu buzu boca ettik. İşitme kaybını duyurmak için ne yapabiliriz?


Haydi ama haydi. Bunu biz konuşmazsak, sen konuşmaz susarsan diğer insanlar duydukları halde seni işitemezler ki! isitmekaybideyince@gmail.com mail adresim. Sıra sende, yazıver gitsin. Tıkır, tıkır, tıkır...

1 Mayıs 2015 Cuma

Yolda

Okulda dersler ile ilgili sorun yoktu. Şansıma çok hırslı, idealist ve gerçekten işinde iyi bir öğretmenin sınıfına düşmüştüm. Öğretmenimiz işini o kadar ciddiye alıyordu ki, okul saatleri dışında ek ders yaparak ilkokul 4. sınıfı da tekrar ettiriyordu. Bunun için bizden ya da devletten para almıyordu. O da işini aşkla yaptığından, Anadolu Lisesi sınavlarına hazırladığı öğrencileri için yaptığı fedakarlığın hesabını tutmuyordu.

Dediğim sınava hazırlanmak için dershaneye de gitmem gerekiyordu. Taşınma telaşından dershaneye de geç kayıt yaptırmıştık. Hafta sonu sınıfları dolmuştu, anca hafta içi sınıflarına girebilmiştim. Dershanede girdiğim ilk deneme sınavında iyi bir not aldığım için beni hafta sonu sınıfına geçirdiler. Önemsenmek hoşuma gidiyordu. Bunun için çalışıyordum. Başarılı oldukça daha da fazla önemseniyordum. Övgüler duyuyordum. Daha fazla övgü için daha çok çalışıyordum. Okul, dershane ve özel ders dışında yaptığım tek şey ders çalışmaktı.


10 yaşında kasabadan şehre gelmiş bir çocuk için kendi kimliğini oluşturmanın bir yoluydu belki başarılı olmak. O zaman başarılı olabileceğim bir konu vardı önümde, o da Anadolu Lisesi sınavıydı. Tabi sonrasında özel liseler sınavı da vardı, ama asıl kendimi göstereceğim yer ilk sınavdı. Yani öğretmenlerim öyle diyorlardı. Ben ise önüme gelen sınava girip duruyordum.

Bu arada sınıfımdan arkadaşlarım da olmaya başlamıştı. Hiç korktuğum gibi değildi, sınıf arkadaşlarım beni aralarına almışlardı. En iyi arkadaşım M idi, ne iyi ki  M o zamandan başlayarak hep yanımda oldu. En iyi arkadaşlarımdan oldu. Şimdi çocuklarımız neredeyse bizim tanıştığımız yaşlara geliyor. M, en uzun hayat şahidim benim. Onu uzun uzadıya anlatmam lazım. O ayrıdır, apayrıdır. Günü geldiğinde sadece ona özel yazısıyla burada yerini alacaktır.

İlkokul 5. sınıfta çok şey öğrendim. Bunların içinde dersler de vardı tabi ki ama en önemli şey kendi
potansiyelimin farkına varmamdı. Bir yıl öncesine kadar 900 nin ne anlama geldiğini bilmeyen ben, o sınıfta en zor geometri problemlerini çözüyordum. Belki o zamanki başarım iyi, belki de kötü olmuştur, çünkü ilkokul 5 miladından sonra kendimden beklentim çok yükseldi. Hayatımın ilerleyen dönemlerinde bu yüksek beklentimin yüksek hayal kırıklıklarına yol açtığı da çok oldu.

Benim ilkokulun son sınıfında olduğum zamanlarda 3 tane büyük sınav vardı. Birincisi Devlet Parasız yatılı sınavı, ikincisi Anadolu Lisesi sınavı ve üçüncüsü ise Özel Okullar sınavıydı. İlk sınavım çok iyi geçti, Ankara 1. si olduğu söylendi bana. Şaşırdım ama o okullara gitmeyeceğim için sonucu daha da fazla takip etmedik. Meğerse okula gitmesem de para olarak burs alma hakkım varmış. Bunu öğrendiğimizde anne ve babam bu bursu zaten almamalıydın, daha fazla ihtiyacı olanlar almalı demişlerdi. Bu zihniyette olan ebeveynlerimin olması bana hep örnek oldu. Ben de hep açıkgözlü ve bencil olmak yerine vicdanlı olmayı tercih ettim.

Anadolu Lisesi sınavına sıra geldi. artık enerjimin son noktasındaydım. Tüm odağım bu sınav üzerineydi. Sınav bittiğinde artık benim de gözüm açılmıştı; sokakta oynamak, TV seyretmek ya da sadece aylak aylak yatmak istiyordum.

Bu haleti ruhiye içinde Özel Okullar sınavına girdim. Bir şeyler yaptım ama önceki iki sınavdaki performasımı göstermedim.

Anadolu Lisesi sınavı sonuçları geldiğinde çok sevindim. Çok sevindik. Derece yapmıştım yine, istediğim okuldaydım, ama bu olay ailem tarafından dışarıya çok da duyurulmadı. Şenlik düzenlemeden alçak gönüllü bir şekilde aferin aldım ailemden. Şimdi düşünüyorum da oğlumun yaptığı en basit şeyi bile çılgınca kutlarken ve överken, benim o zamanki başarım pek de şaşaalı bir şekilde kutlanmadı. Şu anda kutlama konusuna takık olmamın sebebi belki de budur, şimdi yazarken fark ediyorum :)

Özel okullar sınavı sonucu da geldi, derece yapmamıştım :) Ankara’nın en yüksek puanlı kolejini kazanmıştım. İstanbul Robert Koleji’nin ise yedek sırasındaydım. Hali hazırda Ankara’da, ailemin yanında yaşayarak okuyabileceğim okula zaten girmiş olduğumdan, bizimkiler Robert Koleji işini de çok kovalamadılar. Annem sonra bana “Erkek olsaydın, seni o okula sokmak için uğraşabilirdik” demişti. Kendisi Kimya Mühendisi olan annemin böyle bir ayrımcılık yapmış olması hala içimi o zamanki kadar acıtır. Annem o kolej için uğraşmış olsa da her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu biliyorum. Benim takıldığım yer “keşke oraya gitseydim” değil. Benim takıldığım yer annemin bu sözü neden söylediğini hala anlayamamış olmam. Şu anda kadın-erkek eşitliği konusuna takık olmamın sebebi belki de budur, şimdi yazarken fark ediyorum. :)


Bu yazı geç geldi ama yanında çok önemli üç farkındalık da getirdi. Fark edip, bildikçe yolu ve yolculuğu daha keyifli yaşıyor insan. Geçmişinde unuttuğunu zannettiği minik detayların bugünün önemli parçaları haline gelişini görüyor. Hayat daha bir anlamlı oluyor sanki. Puzzle’ın kaybolduğunu zannettiğin minik parçalarını bulmak gibi. Resmi tamamlamaya yaklaşmak gibi...
El yazısı ile "Yolda" kelimesi yazılmış, etrafına puzzle parçaları çizilerek çerçeve içine alınmış. 1 Mayıs 2015

Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu