29 Haziran 2015 Pazartesi

"Kıronometre tut."

Çok da iyi olmayan bir el yazısıyla yazılmış
"kıronometre tut." cümlesinin olduğu defter sayfası
Bugün bir yazı daha yazdım. Tam yazıyla birlikte yayınlayacağım el yazımı hazırlayacakken, defterimde oğlumun yazdığı yazıyı buldum. “Kıronometre tut” yazıyordu. Kesinlikle bundan bahsetmeliyim dedim kendi kendime.

Oğlum bu yıl ilkokul birinci sınıfı bitirdi. Okuma yazmayı yeni öğrendi. İnsan yakınında olunca anlıyor okuma yazma öğrenmenin bir çocuk için nasıl bir devrim olduğunu. Bağımsızlık yolunda atılan küçük insanların dev adımları olduğunu.

Oğlumun kendisini bana duyurabilmek için davudi sesiyle konuştuğundan da daha önce bahsetmiştim. Bazen gerçekten söylediği bir kelimeye takılıp anlamadığımda, bazen ise sadece onu yazmaya teşvik etmek için diyeceği şeyi yazmasını istiyorum. 

Normalde okumaktan ve yazmaktan hiç haz etmiyor. Bu bahaneyle ne yazsa kardır diye hiç bir fırsatı kaçırmıyorum.

Bu yazıyı onu bahçeye çıkardığımda yazdı. Oğlumun enerjisini atması için onu bahçede koşturuyorum. Öbür türlü gece uyumak bilmiyor. Bildiğiniz koşturuyorum, koşarken de cep telefonumdan zaman tutuyorum. Kesinlikle performansını ölçmek için değil, onu memnun etmek için. Ne kadar sürede koştuğunu merak ediyor. Ben kronometre tutarsam koşuyor, tutmazsam koşmuyor.

Yine böyle bir günde söylediği “Kronometre” kelimesini bir türlü anlayamadım. Beynim kendisine İstanbul Türkçesi ile doğru şekilde söylenen kelimeleri daha rahatlıkla anlıyor. Çocuk konuşması ya da şiveli konuşmaları anlamlandırmak daha güç benim gibiler için. Çocuk üç defa tekrar etti baktım anlamadım, kendisine hep yanımda taşıdığım bu defter ile kalemi verdim. O da derdini yazarak anlattı. Sonrasında ben yine kronometre tuttum, o da ileri geri koştu durdu. O gece de erkenden uyudu.

Birisi bana anlamadığım bir kelimeyi ilk defa yazarak anlattığında çok üzülmüştüm. Adamın tavrı canımı sıkmıştı. Oflayıp puflayarak dediklerini yazıp, sonra da gözüme sokmuştu. Oysa duymuyorum diye değildi anlayamamam, Avusturya aksanlı kekeme İngilizcesi yüzündendi.


Oğlum bu yazıyı yazdığında ise hiç üzülmedim, tersine sevindim. Öncelikle onunla anlaşabildiğim için sevindim. İkinci olarak oğlum okuma yazmayı gerçekten öğrendi diye ve sonunda da zamanında uyuması için yaratıcı bir yol bulduğum için sevindim. Kronometre tutup onu koşturmayı akıl edebildiğim için yani...

23 Haziran 2015 Salı

ÖğrenciNin maceraları

Devamlılık konusunda kendimi geliştirmede bloga düzenli yazı yazmam çok etkili oldu. Yazı yazmaya başladıktan ve bunu devam ettirebildiğimi gördükten sonra hayatımı gözden geçirdim. Yarım kalan işlerimin beni nasıl da rahatsız ettiğini gördüm. Bitirilmemiş işlerimin en önemlisi 8 yıl önce bıraktığım, daha doğrusu atıldığım master programıydı. Büyük hevesle başladığım yöneticiler için işletme masterindan daha ilk dönemde atılmıştım. Üç dersin ikisinden geçtiğim halde genel not ortalamam istenenin altında olduğu için üniversite ile ilişiğim kesildi.

Dersler 18:30’da başlıyordu ve o zamanlar hamileliğimin ilk aylarıydı. 21:30a kadar süren derslerde çoğu zaman uyukluyordum. Bu sebepten sınavlarda çok başarılı olamadım. Ayrıca sınıfın çan eğrisi de çok yüksekti. 10 yıldır matematik ve fizik tarzı dersler görmediğim için bazı sorulara gerçekten kafam basmıyordu. Hayatımda ilk defa bir dersten kaldım ve master programından atıldım.

Yukarıdaki paragraf, master hikayemi anlatırken kullandığım bir şablon oldu yıllar yılı. O paragrafta ne kadar çok bahane var dikkat ettiniz mi? Hamilelik, sınıfın çok başarılı oluşu ve sanat ağırlıklı aldığım eğitimden dolayı benim analitik düşünceye uzak kalışım. 8 yıldır kendimi de ikna etmek için bu bahaneleri yüksek sesle tekrar ettim durdum.

Yazmaya başladıktan sonra bahanelerimin farkına vardım. Masteri bitirmemiş olmanın beni ne kadar rahatsız ettiğinin farkına vardım. Aslında hakkını vererek çalışmadığım için masteri bitiremediğimin farkına vardım.  En sonunda yarım kalmış bu işimi bitirmem gerektiğinin farkına vardım.

Geçen 8 senede üniversitelerden atılanlar için birden fazla defa af çıktı. Her afta okula geri dönmemek için türlü türlü bahaneler buldum. Bahanelerimi yine yüksek sesle kendime ve başkalarına tekrar ettim. Bahanelerime inanmayı tercih ettim.
Sonunda bu yıl “Neden okula geri dönmüyorum?” sorusunu kendime sorabildim. Üniversitemin internet sitesinden bir araştırma yapayım dedim. Araştırma yaparken üniversitedeki öğrenci numaramı aniden hatırlayıverdim. Bunu olumlu bir işaret olarak görüp hemen online başvurumu yaptım. Ertesi gün başvurumun kabul edildiği e-maili geldi. Masterim ile aramda sadece TOEFL muadili olan İngilizce Yeterlilik Sınavı kalmıştı. Sınav ise başvurumdan bir ay sonraydı.

O bir ay çok çabuk geçti. Kendime güvenimden midir, işte İngilizcemi sürekli kullandığımdan mıdır nedendir bilmem sınava hiç çalışmadım. Sınav iki saatlik iki ayrı oturumdan oluşuyormuş, onu da sınavdan bir gün önce bakıp öğrendim. Ayrıca sınavın yarısı dinleme ve buna bağlı sorulardan oluşuyormuş. Aynı sınava 2007’de girdiğim halde tüm bu detayları beynimden silmişim. Sınavla ilgili detayları öğrenince başta duyamayıp, dinleme kısmında başarılı olamayacağım diye korktum. Sonra gözetmene durumumdan bahsederek uygun bir yere oturmayı istemek geldi aklıma.

Sınav zamanı geldi çattı. Birazdan daha fazla heyecanlı olarak salona sınav saatinden kırkbeş dakika önce gittim. İngilizceme güveniyordum fakat kulaklarıma güvenemiyordum. Gözetmene durumumu anlattım. Dinleme bölümünün okunacağı ses kaynağına yakın oturttu beni. Bir yandan da gözetmene acıdım, çünkü tüm oturma sırasını değiştirmeyi başardım. Oturma sırasına göre farklı soru kitapçıkları dağıtılacağından biraz karmaşa  oldu. Neyse ki gözetmen son derece duyarlı ve akıllı biri çıktı. Onbeş dakika içinde konuyu çözdü ve herkesi yerli yerine oturttu. Gözetmene zahmet oldu diye düşündüğümü fark ettim. Biraz üzüldüm zahmet verdiğim için. Sonra saçmaladığım dank etti kafama. Başka türlü bir engelim olsaydı saklamayı düşünür müydüm ki? Kendime kızdım yine; hiç tanımadığım gözetmeni kendimden daha fazla düşündüğümden dolayı. 38 yıldır öyle alışmışım ki bu tip düşünceye...Otomatiğe bağlamışım resmen.

Duyamama endişesine zahmet verme meselesini de yamayıp döndüm yine gamlı baykuşa. Yoktan yere başladım sınav öncesi kendimi yemeye...Tüm bunları ölçüp biçerken sınav saati geldi çattı. Teybin play tuşuna basıldı. Ses düzeyini kontrol etmek için örnek soru okundu. Ben de işitme cihazımın programını ses göre ayarladım. Yani ayarladığımı zannettim. Kalp atışlarım artmaya başladı. Heyecan beni sardı tabi hemen. Çınlamam da kambersiz düğün olmaz misali geldi oturdu heyecanımın yanına. Ben, hızlanan kalp atışlarım, çınlamam ve endişelerim hep birlikte başladık sınava. Kafam bunlarla doluyken ilk sorulara konsantre olmam biraz zor oldu. Bir de işitme cihazımın programlarını değiştirip dinleyeyim derken dikkatim iyice dağıldı. İşitme cihazı program değiştirilirken kulağa “bip bip” diye ses verir. Akıllı ben, bu programları soru okunduğu zaman değiştirdiğim için İngilizce metinlerin bazı yerlerine “bip bip bip” şeklinde sansürü bizzat kendim uyguladım.

Beş on soru sonunda sınava uyum sağladım. Sonrasında duyup anlayabildiğim kadarıyla yaptım soruları. Böylece sınavın ilk seansı bitti.

İkinci yarıda daha rahattım, not alma kısmında dinleyip alabildiğim notlarla cevapladım soruları. Kompozisyon kısmına blog edasıyla yaklaşıp biraz edebiyat yapmış olabilirim. Ama yazarken çok eğlendim, bariz keyif aldım sınavdan.

Tüm günlük maratondan sağ salim çıktım. Bir hafta sonra sonuçlar açıklandı ve gerekli olan notun üzerinde alarak üniversiteme ve masterıma geri dönmeye hak kazandım. :)

Dönüyorum da, biliyorum aslında her şey yeni başlıyor. Bakalım alacağım derslerden ve gireceğim sınavlardan hangi evlere şenlik yazılar çıkaracağım... Öğrenci N'nin maceralarına giriş dersi nasıl geçecek?






22 Haziran 2015 Pazartesi

Dudak

El yazısı ile Dudak yazılmış ve bir dudak şekli çizilmiş.
22.6.2015
Sizlere bu satırları bir cafeden yazıyorum. Hava çok güzel, bir kaç saat önce bardaktan boşanırcasına yağmur yağmış olmasına rağmen. Yazılacak konuların listesini yaptım. Sonra içimden şu anı yazmak geldi. Rüzgar tatlı tatlı yüzüme dokunurken kendimle baş başa olduğum mutlu “şimdimi” yazmak istedim.

Oksijen çok gerekli bir şey insana tüm gün kapalı ortamlarda oturduktan sonra açık hava iyi geliyor. Oksijen beyni açıyor sanki, kan daha rahat ilerliyor. İnsan açık havada kendine geliyor.

Etrafıma bakıyorum şimdi, kesinlikle yazmaya değer bir şey çıkacağına eminim. İnsan görmeye niyet edince ne detaylar çıkıyor karşısına. Bunu çok iyi biliyorum.

Çapraz masamda üç genç kız görüyorum. Benim onları yazdığımdan habersiz oturmuşlar bir şey yiyorlar. Rüzgar biraz kuvvetleniyor, hafif üşütüyor bu arada. Ama dediğim gibi ben iyiyim; açık hava iyi geliyor bana.

Tekrar kızlara dönelim. İşitme kaybım sebebiyle farkında olmadan ve özel bir çaba göstermeden dudak okumayı öğrendim. Bana söylenenleri daha iyi anlamada oldukça işime yarıyor. Bir de böyle yabancıların yanında olmasam da onlara bakarak konuşmalarını biraz olsun anlamama... Üç kız uzak bir masada otursalar da süper görüşlü gözlerim dudaklarını görüyor ve konuştukları konu hakkında az da olsa fikrim oluyor. Okuduğum bana yetiyor, tamamlamak ise hayal gücüme ve kafamdaki hikayelere kalıyor.

Kızları biraz anlatmam gerekirse en fazla 22-23 yaşlarındalar. Muhtemelen üniversite öğrencileri. Güzeller fakat “Ben güzelim bana bakın, bana bana bakın” diyen güzellerden değiller. Güzellikleri benim gibi gözlemci yabancılar dikkat ettiklerinde anlaşılıyor. Zaten böylesi de daha iyi değil mi?

Bünyelerine büyük gelen yemekler sipariş etmişler. İnce ve zarif görünümlüler. Şimdi güneş gözlüğümü takıp dudaklarına bakacağım. Güneş gözlüğünün ardına saklamazsam gözlerimi garip kaçabilir kızları sürekli seyretmem. Yanlış anlaşılmak istemem. Evet gözetliyorum ama ulvi bir amacım var. Onlar hakkında bir hikaye yazmak. Kötü bir şey değil yani. Tamam ajanlık yapıyorum ama blogun hayrına. Hem belki bilseler hoşlarına bile giderdi onların hakkında bir şeyler yazılıyor olması. Ben olsaydım benim hoşuma giderdi. Sizin gitmez miydi?

Kızlardan kızıl saçlı ve renkli gözlü olanı sanki diğerlerinden biraz daha mutlu. Ama önce uzun düz saçlı olanı dinliyor, kıvırcık saçlı arkadaşıyla beraber. (Bu arada ben de garsonun dikkatini çekmiş olmalıyım, sürekli bir bahane üretip yanıma geliyor. Yok yazdıklarımı göstermeyeceğim sana sevgili garson kardeşim) uzun saçlı kızın canı biraz sıkkın gibi. İçimden bak canın sıkılmasın demek geçiyor. Ne güzel kendi anlatacakları olsa da seni dinleyen iki arkadaşın var. Kızıl saçlı biraz sabırsız gibi, uzun saçlı bitirse de anlatacaklarını sıra kendisine gelse. Hoşlandığı çocuktan gelen mesajdan bahsedecek...
Kıvırcık saçlı kız ise karnını doyurmakla meşgul. Bir yandan dinliyor bir yandan yemeğini yiyor. Uzun saçlıya pek tepki vermiyor. İçten içe onun anlattığı konuda uzun saçlıyı haklı görmediği aşikar. Şimdi gidip uzun saçlı kıza bunu desem kafama tabağını mı, bardağını mı atar acaba? Neyse.

Evet, evet dediklerinin birazını okumayı başardım. “Ali Galip geldi” dedi. Sonra ortama başka kız da gelmiş. Bunu dediği anda kıvırcık saçlı, kızıla dönerek “Evet” diyor “Bunu daha önce de yapmıştı.”

Yani ben de Ali Galip’e kızmıyor değilim. İnsan özellikle eski kız arkadaşının olduğu ortama yeni kız arkadaşını getirir mi? İçten içe yargılıyorum, kısaca Galip’i...

Ben bunlarla haşır neşirken yan masaya üç kişi gelip oturuyor. Ve muhtemelen hızlıca yazı yazıp kendi kendine gülümseyen şahsımın ne yaptığımı anlamış değiller.

Hah şimdi uzun saçlı kız cep telefonundan ona en son gelen mesajı kızlara bir delil mahiyetinde gösteriyor. Kızlar da kararını vermiş jüri misali başlarını sallıyorlar.  

Derken rüzgar hızını artırıyor. Biraz da üşüyorum. Ayrıca eve gitmem lazım. Ama gözlerimi kızlardan alamıyorum. Sonunda sıra kızıla geliyor neşeyle anlatıyor. Hoşlandığı çocuktan mesaj geldiği için oldukça mutlu. Üzerinde aşık olmuş kadının enerjisi var. Yani yüzü ışıldıyor. Gözleri gülüyor resmen...

Üşüdüm ya...Neyse artık gerçekten burada oturamayacağım. Kızlara son bir bakış atıp “Ali Galip de adam değilmiş, boşver sen onu diyorum.” Sonra da kızıl saçlıya dönerek bu anlarının tadını çıkarmasını nasihat ediyorum. İçimden.


Hoşça kalın kızlar, sohbetinize misafir olmak güzeldi. Her anınızın değerini bilin. Ben sizin yaşınızdayken dudak okumak zorunda değildim. Dudak okumak zorunda olmamanın tadını çıkarın. Dudak okumanın tadı ise bana kalsın...

19 Haziran 2015 Cuma

Bloguma Yeni Başlayanlar için Okuma Listesi

El yazısıyla yazılmış "Yeni başlayanlar için okuma
listesi 10 numara İlk, 9 numara ?? ....1 numara ?
19.6.2015
Bloguma yeni gelen misafirlere kolaylık olsun diye bir okuma listesi yapayım dedim. Toplama albüm misali, en çok okunan yazılarımı sıraladım. Objektif olayım istedim; seçimi içime değil, rakamlara bıraktım. Bir de ablalarim için ve arkadaşlarıma yazdığım yazıları listeye dahil etmedim. Biri diğerinden fazla okunduysa üzülürler diye...

Sonuçta aşağıdaki liste çıktı ortaya...Her sıralamada olduğu gibi ilk on ve ondan bir numaraya doğru:

10. İlk : isitmekaybideyince@gmail.com u duyurduğum ve "Haydi gelin bana ulaşın" mailime cevap veren ilk kişi E. sayesinde yazıldı bu yazı.
9. Deneyimli bir “hasta”dan işitme uzmanı olmak isteyenlere tavsiyeler: Bu yazım Twitter’da çeşitli öğrenciler ve üniversitelerin Odyoloji bölümleri tarafından retweet edildi. Az da olsa bu mesleği seçeceklere kendimi dinletebildiysem ne mutlu bana.
8. Hayatımın değiştiği gün: Oğlumun doğum gününde yazdım. Oldukça duygulanarak yazdım...
7. Fark etmek, fark yaratmak: Bloguma doğru yola çıkarken kendime koyduğum amaç ile ilgili yazdım...
6. Tek kulaklı boz tavşan: Hayatın yazmam için önüme çıkardığı enteresanlıklardan bir tanesiydi o tavşan...
5. Kapkara: Soma’da kaybettiğimiz madencilerin anısına...Yazmasam olmazdı...
4. Ruh ile işitmek, ten ile dinlemek: Müzik ruhumun gıdası oldu hep, işitmemi kaybetsem de...
3. İşitme kayıplı kişiyi deli eden on patavatsızlık: İşitme kaybı olmayanlara işitme kayıplıları anlama rehberi olma özelliği taşıdı bu yazı. Arkadaşlarım bu yazıyı okuduktan sonra işitme kayıplılara daha farklı davrandıklarını söylediler.
2. Survivor: Benim için can sıkıcı tersliklerin üst üste geldiği bir günü anlattım...Ama sızlanmadığım için bu kadar okundu sanırım. Yok canım, kesinlikle en çok reyting alan TV programıyla aynı isimle olduğu için çok okunmadı :)

Ve geldik benim de kesinlikle bir numarama:

1. Berkin’in Bsi : İçim yanarak yazdım bu yazıyı. Berkin yaşasaydı diye hayal ederek yazdım...

Rakamların söylediği sıralama böyle... Peki ya sizin en sevdiğiniz yazı hangisi? Bu sıralamanın içinde mi, yoksa farklı bir yazı mı? Ya da... Hiç yazılmamış bir yazı mı? :) 

16 Haziran 2015 Salı

Kelebek Etkisi

El yazısı ile "Kelebek etkisi" yazılmış ve yanına kanatlarından esinti çıkan
bir kelebek çizilmiş.16.6.2015
Duyduk duymadık demeyin bugün bloga başlamamın 4. ayı doldu ey sevgili okuyucular!

İş hayatında haftalık, aylık ve yıllık raporlar vardır. Şunu yaptım, şöyle bir yatırım yaptık böyle getirisi oldu, gelecek ay şöyle olacak, yok sonraki ay bunu bekliyoruz diye. Düşündüm de eğer şimdi burada benim yazdıklarımı okuyorsanız, bir raporu hak ettiniz demektir. Buyurun efendim size 4 aylık raporum aşağıdadır, bilgilerinize saygılarımla arz ederim:
  •         Blog yazmaya başladığımdan beri kendimden daha memnunum. Kendimi ifade etmeye başladım başlayalı daha huzurlu oldum. Kelimeleri çeşitli kombinasyonlarla yan yana getirmenin bu kadar keyifli bir şey olduğunu asla tahmin etmezdim.
  •         Bu süre içinde kendimi süreklilik konusunda oldukça geliştirdiğimi düşünüyorum. Önceki yazılarımda bahsetmiştim, bilirsiniz devamlılık konusunda sorunum vardı. Başladığım işe devam edemiyordum. Kendimi zorladım zorladım ve zorladım. Şu anda okuduğunuz yazım benim 64. yazım. Ha gayret sadece buradaki yazılarımı derlesem bile kitap olabilecek yakında...
  •         Sanırım huzurum ve dinginliğimi etrafıma da yansıtıyorum. Annem beni, ben de annemi daha iyi anlar olduk. Hayatımda duymadığım iltifatları aldım kendisinden. Hoşuma gitmiyor desem yalan olur :)
  •         Sırf yazmakla değil, yazılarıma konu olan farkındalıklar ile birlikte tüm hayatım daha keyifli hale geldi. İşte bile kendimi daha iyi ifade ediyorum. Sonunda potansiyeli kinetik enerjiye döndürmeye başladım sanırım.
  •        Kesinlikle daha çok kitap okumaya başladım. Kitapları kurgu, hikaye ve dil açısından uzun uzun inceler ve irdeler oldum.
  •        Oğlumla iletişimim de farklı bir hal aldı. Onu daha iyi gözlemlemeye başladım. Daha iyi gözlemleyince onu olduğu gibi kabul etme konusunda da ilerledim. Onu olduğu gibi kabul edince de çatışmasız bir iletişim kurmayı başardım.
  •        Arkadaşlarıma içimdeki derin hisleri yansıtma imkanım oldu. Onlardan bahsettiğim yazılarım hem beni hem onları çok mutlu etti.
  •        Meğerse ben hep arkamda bir şeyler bırakmak istermişim. Kitap yazamasam da, şarkı besteleyemesem de, heykel yapamasam da bu blog benim arkamda bıraktığım şey olacak. Internet var oldukça, ben burada olacağım. Zamanın ötesine geçmek gibi olacak. Yokken bile var olmak gibi olacak.


En güzel sonucu ise en sona bıraktım dostlarım: İşitme kaybı olan ablam artık saçını at kuyruğu yapıp gezmeye başladı!

???

Anlamayanlar cümleyi bir kez daha okusunlar lütfen. 40 yıldır işitme cihazını saçıyla gizleyen ablam artık saçını toplamaya başladı. İşitme kaybını tüm dünyanın görüşüne sundu! Anlıyor musunuz? O da artık işitme kaybından utanmaz oldu :)


Sadece ve sadece bunun için bile yazmaya başlanırmış. Sadece ve sadece bu etki için bile kelebeğin kanadını çırpmasına değermiş.

12 Haziran 2015 Cuma

Mmmm

12.6.2015 El yazısı ile Mmmm yazılmış
Mler form  değiştirerek martılara
dönüşmüş, tarihin arkasına da güneş çizilmiş.
Bugün B. whatsapp grubumuzda bir şey paylaştı. Arkadaşlığı 7 yıl aşan kişilerin ömür boyu arkadaş kalacağını anlatan bir yazıydı. D. dedi ki biz kaç yıllık arkadaşız? 20 küsur yıllık arkadaşız dedim içimden...ama M. ile daha önceden arkadaşız. 20 küsur yıl+1 yıl kadar öncesinden...

Onu ilk görüşüm bugün gibi aklımda. Ankara’nın ilçesinden aklında bin bir soru ve biraz da çekingenlikle geldiğim yeni ilkokulumda dikkatimi çeken ilk kişi. Uzun boylu...Bayağı uzun boylu. Üzerinde ona göre mini olan bir okul üniforması, altında da lasteks kotu. Yanlışlıkla mı bu sınıfta diye düşünmüştüm. Bizden büyük görünüyordu. Onunla da konuşmaya çekinmiştim çünkü o Ankaralı bir kızdı. Şehirli kızlarla nasıl konuşulurdu ki? Yani onlarla konuşma nasıl başlatılırdı ki?

Gel zaman, git zaman ilk o benimle konuştu. Ben de yanıt verdim. İnanılmaz cana yakındı. Çok da yardımsever. Benim şehirliler ile ilgimi önyargımı kıracak kadar ilgili ve candan.

Çoğu yönden kendime o kadar benzettim ki. Aşırı düşünceliliği, kendine değil başkalarına öncelik tanıyışı, hassasiyetten dolayı üzgün olmaya yaklaşan anlarının çokluğu gibi. Birbirimizi buldukça ağlandık, ağladık, şikayetin dibine vurduk, çünkü ikimizin de kumaşı aynıydı bir şekilde.

Aslında ikimiz de şanslı doğanlardandık ama bir yandan da küçük şeylere söylenmeyi de seviyorduk. Eskiden konuştuğumuz dert yandığımız sorunların hayatımızın ileri yıllarında çok komik olacağını bilmiyorduk bile. Yaşadık, ağladık, gördük, tarttık, baktık, başka şeyler yaşadık, eskiden de ne mutluymuşuz dedik, diyip de yine söylendik. Belki şansımıza nazar değmesin diye dert yanıyorduk, çünkü en derinden ağzımızda gümüş kaşıkla doğduğumuzu, korunup kollandığımızı da biliyorduk.

Bizim dışımızdakilerin yaptığı pek çok şeye alındık. Belki etrafımızdan beklentimizi yüksek tuttuğumuz içindi. Alındığımız şeyleri sadece birbirimize söyledik; birbirimizi anlayacağımızı bilerek.

Geçen yıllarda çok fotoğraf biriktirdik. Değişik model saçlar, değişik renk saçlar, önce kalın sonra ince kaşlar, ince haller, kalın haller ama birlikteyken hep mutlu haller.
Bir ara uzaklaşır gibi olduk ama sonra aniden devreye giren figüran ona dedi ki: Arkadaşını ara. O da beni aradı. Sonra sık sık görüşür olduk, öğlenleri kaçtık birbirimize. Dertleştik, güldük, hayal kurduk muzipçe.

Bu kadar yılda ona kızdığımı hiç hatırlamıyorum. Gerçekten hiç ama hiç kızmadım ona, çünkü beni kızdıracak en minik bir şey bile yapmadı. Ben ki kızgınlığının ve gerginliğinin namı dünyanın dört yanına yayılmış bir kişiyim, beni alladı, pulladı, dinledi, gazımı aldı, destek oldu da beni hiç kızdırmadı. Bugüne kadarki yaşamımda beni kızdırmayan tek kişidir desem hiç de yalan olmaz.

Benim ameliyatıma bile girdi.  İç organlarımı görmüş yegane arkadaşımdır desem, o da yalan olmaz.

Onun yanında hep rahat ettim, hep kendim gibi oldum. Ameliyathane kapısında işitme cihazımı eline bırakıp, rahatlıkla onun yanında bayıldım. “Aman” dedim nasılsa o benim yanımda, duymasam da olur dedim. Rahat ettiğimden ama daha çok ona güvendiğimden.


Biraz önce dediğim gibi ağzımda gümüş kaşıklarla doğmuşum. Ben para değil dost zengini doğmuşum. Eğer dostlarım benim hazinemse, M. de o hazinenin içindeki en değerli kolyem olmuş...Üzeri mine kaplı narin mücevherim olmuş.

9 Haziran 2015 Salı

Fabl

Dünyanın en güzel yerinde Ormanistan ülkesi varmış. Bu ülkede ceylanlar, kurtlar, maymunlar, yılanlar, aslanlar, tavuklar, horozlar, kartallar ve diğer hayvanlar yaşarmış. Ormanistan’ın yöneticisi ormandaki tüm hayvanlar tarafından seçilirmiş. Eskiden 5 yılda bir, sonradan 4 yılda bir seçim yaparlarmış. Seçim zamanı gelmeden Ormanistan’ı bir heyecan alırmış...Türlü türlü hazırlıklar yapar, seçilmek isteyen hayvanlar buldukları dinleyicilere kendilerini anlatırlarmış. Son yıllarda Ormanistan’ın yöneticisi yılanmış. Yılanın yönetici olmasının hikayesi uzunmuş. Denize düşen ona sarılmış, kurtarıcı olarak görülmüş. Hayvanların çoğu yıllarca hep ona oy vermiş.

Derken zaman zamanı kovalamış. Yılan artık kral olmak istiyormuş. Yönetici olmak ona yetmiyormuş. Her yere daha hızlı gitmesi için yollar yapmış, yolunun üzerindeki ağaçları ve çalıları kestirmiş. Ormanın diğer sakinleri ağaç kıyımına sessiz kalmamışlar. Bir sürü olay çıkmış. Yılan, olay çıkaranların üzerine köpeklerini salmış. Köpekler yılanın sözünden hiç çıkmazlarmış. Ormanı koruyan hayvanlara fena saldırırlarmış. Saldırdıkları zaman ortalık toz duman olurmuş. Bu tozlar dumana karışırken bir kaç küçük tatlı masum ve beyaz tavşan hayatını kaybetmiş. Köpekler, yılan ve sürüngenler dışındaki tüm hayvanlar buna çok üzülmüş.

Yılanın gözünü kral olma hırsı iyice bürümüş. Aklı fikri krallıktaymış. Kral olmak için yapmayacağı yokmuş. Eskiden ormanda şarkı söyleyerek dolaşan tüm hayvanlar sonunda ormanı koruma işini kendilerinden başkasının yapamayacağını anlamışlar. Gözlerini dört açmaya karar vermişler.

Ceylanların başı, nicedir kendi arazisinde özgür olmak isteyen maymunlarla gizli gizli buluşmuş. Demiş ki yılanın kral olmaması için ayrı ayrı dursak da birbirimize destek olmamız lazım.Ben fedakarlık yapmaya hazırım.

Nicedir maymunlara küs olan kurtlar bile yılanın yaptıklarından sonra maymunları daha çok sever olmuş.

Köpeklerin bazılarının yılandan başka bir sahibi varmış. Yılan, köpeklerin sahibi yaşlı pandayı eskiden çok severmiş. Ama sonradan yönetici olunca kendini güçlü hissetmiş. Bu gücü borçlu olduğu pandayı unutmak istemiş. Tek hükümdar kendi olmak istemiş.

Bir de daha önce masumca hayatını kaybeden tavşanlara üzülen başka başka hayvanlar varmış.  Onlar da ne yapacaklarını düşünüp durmuşlar. Karıncalar kendileri öncü olmaya karar vermişler. Seçim günü sandıkların başına gitmişler. O küçücük karıncalar bir olunca kocaman işler yapmışlar. Hilebaz  tilkileri bile korkutmuşlar.

Rengarenk papağanlar, sincaplar, kunduzlar, fareler, kediler, atlar, inekler, kuzular, tavuklar, horozlar, ayılar ve daha nicesi başlatmışlar değişimi. Hayvansal içgüdüleri ile yılanın önünü kesmenin tek yolunun maymunları da desteklemek olduğunu görmüşler.

Derken gelmiş seçim günü... Karıncaların varlığına şükredip orman halkı güven içinde oylarını vermiş. Oylar sayılmış. Sonunda Ormanistan halkı yılana krallık yolunu dar etmiş... O günden sonra yılan kendi kazdığı çukurunda küskün, sessiz ve korkarak yaşamış...


Gökten üç elma düşmüş, biri sonuçtan mutlu orman halkının başına, biri maymunların Ormanistan’ı fethedeceğini düşünüp gamlı gamlı duran baykuşların başına ve sonuncusu da yılanın peşinden gittiğine pişman olmuş sürüngenlerin başına...

5 Haziran 2015 Cuma

Oh be!

5 Haziran 2015 El yazısı ile Oh Be! yazılmış
İşitme engeli olanların görme ya da bedensel engeli olanlardan farklı olarak, halk arasında dalga geçilme gibi bir durumu var. Yanlış anlaşılan soruların doğru yanıtları, gerçekten sorulan sorunun gerçek yanıtı olmadığı için komik ya da trajikomik durumlar ortaya çıkabiliyor.

İşin daha da vahimi ise yüz yüze değilken işitme kayıplı birey olarak bunun farkına varamamanız ve yanlış anladığınız soru üzerinden konuşmaya devam etmeniz. Karşılıklı konuşmada yüz ifadelerinden anlaşılıyor bir pot kırıldığı fakat telefon görüşmelerinde böyle olamıyor maalesef.

Geçen haftalarda Ecnebistan’dayken kendimi bile şaşırtacak bir şey yaptım. Oradaki titri müdürüstü müdür yani üst üst müdür kıvamında olan yüce yöneticime dedim ki: "Ben artık telekonferans yapmak istemiyorum". Açıktan ve yekten şöyle dedim: “Konuşurken sizin dudaklarınızı okumak istiyorum. Video konferans yapmak istiyorum. Sorunuzu yanlış anlayıp, farklı bir şeyi anlatıp aptal gibi görünmek istemiyorum” dedim. Kelimesi kelimesine bunu söyledim. Ayrıca gayet kendime güvenerek söyledim. “Aaaa, CEO’nun bir tık altındaki adama bunu nasıl söyledin, asıl bu aptalca olmuş" diyenler olabilir.

Aman, diyenler desinler, bir de üzerine şeker yesinler.

İş hayatında kadın olarak kendimizi ifade etmemizde zaten sıkıntımız var. Konu bir de karşındakinden bir şey istemeye gelince, erkeklerden çok çok daha çekingen olduğumuz araştırmalarla kanıtlanmış bir gerçek. Profesyonel hayatta, erkeklerin sadece kendilerine daha çok güvendikleri için, yeterli olmasalar bile bazı üst pozisyonlara gönüllü ve istekli oldukları bilimsel olarak kanıtlanmış. Daha fazla özelliğe ve niteliğe sahip kadınların ise bir türlü kendine güvenemeyip, ortaya atılamaması yüzünden arka planda kaldıkları da diğer bir gerçek. Aslında kadınlar olarak kendi kendimize set çekiyoruz, kendimizi ve isteklerimizi doğru ifade etmeyerek. İstemeye çekinerek.

Benim isteğim şey aslında çok önceden ifade etmem gereken bir şeydi. Sadece ve sadece daha iyi iletişim kurmak ve işimde daha verimli olmak istiyorum. İşitme kaybım kimseden sakladığım ya da saklayabileceğim bir şey değil zaten. Hiç de olmadı. Bunu ben artık kusur değil, bir özellik olarak görüyorum. Benimle çalışanların da öyle görmesi için uğraşıyorum. İşte buna güvenerek söyledim isteğimi. Beni doğru anlayıp, doğru değerlendirmeleri için de pat diye söyledim aklımdan geçeni.

Toplantı sonunda yüce yönetici bana yaptığım işler için teşekkür etti ve benimle bir daha telekonferans değil, video konferans yapacağını söyledi. Bu şekilde de aylık telekonferans öncesi girdiğim ve tansiyonumu yükselterek daha da kötü duymama yol açan stresten kurtulmuş oldum. “Oh” dedim. Hatta “Oh be!” dedim.


Ben yaptım, oldu. Siz de yapsanıza... Gerçekten çok iyi geliyor :)

2 Haziran 2015 Salı

Kaleydoskop

Fotoğrafta bir ucu buzlu camla kapatılan, metal veya
mukavvadan bir boru içine yerleştirilmiş
 aynaların aracılığıyla, boru içine konulmuş renkli küçük
 cisimlerin ve görüntülerin oluşturduğu çeşitli
biçimleri gösteren araç, çiçek dürbünü olan
kaleydoskoptaki farklı görüntüler bulunmaktadır.
Uyumadan önce yaptığım bir şükür ritüelim vardır. Tek tek sevdiklerimin ismini sayarım, varlıklarına ve hayatta oldukları için şükrederim. Sonra hastanede, hapishanede ya da karakolda olmadığıma ve sevdiklerimin de oralarda olmadığına şükrederim. Eğer bu yerlerden birinde olan varsa hayırlısıyla kurtulmasını dilerim. Dileklerim hep bu sıralamayla gider. Bunlara güncel ve farklı şükürler de eklenir. Kendimce yaratana önce şükreder, verdiklerimin farkında olduğumu iletir, sonrasında da hayallerimi ve dileklerimi sıralarım. Sanki önce şükretmeden doğrudan istesem, bana istediklerimi vermeyecekmiş gibi.

Dün, dualarıma ek olarak geçen hafta aniden kaybettiğimiz bir tanıdığım için de rahmet diledim. 5 dakika önce karşısındakiyle konuşurken, 5 dakika sonra kalp krizi geçiren bir tanıdığım için. Etrafındakilere nasıl kötü bir sürpriz olduğunu ama asıl o vefat eden kişiye nasıl bir sürpriz olduğunu düşündüm durdum. Yaşayacağı sadece 5 dakikası daha olduğunu bilseydi ne yapardı acaba? O anda olduğu gibi çalışmaya devam mı ederdi, yoksa en kısa sürede ulaşabileceği bir sevdiğine vasiyetini mi söylerdi. Bilemeyiz, kimse bilemez. Aynen bizlerin de ölüm zamanımızı ve saatimizi bilemeyeceğimiz gibi.

Aslında bu yazıya çok önce, amansız bir hastalığa tutulmuş genç bir tanıdığım için başlamıştım. Sonra yazıyı bitiremememiş, toparlayamamış ve öyle bırakmıştım. Ama geçen hafta yaşadığımız ani kayıptan sonra yazının baş kısmı anlatmak istediklerime uygun bir giriş oldu. Sayılı zamanı kalmış kişi için başladığım yazım, hiç zamanı olmadan acele acele ecele giden bir kişinin hikayesi ile kesişti. Sayılı zamanı kalan genç için üzülürken, aniden göçüp giden tanıdığım ile sarsıldım. Hangisi daha acı bilmiyorum; sayılı zamanının kaldığını bilmek mi, ya da aniden gidivermek mi? Hangisi bir hediye bilmiyorum; sayılı zamanının kaldığını bilmek mi, ya da aniden gidivermek mi?


Hayat da kaleydoskop gibi, aynı şeye baktığın halde farklı açılardan bambaşka görünüyor. Renkler ve şekiller birbirinin içine giriyor ve sürekli değişiyor. Kaleydoskopta gördüğün şekiller sadece o ana ait. Yaptığın küçücük bir harekette gördüklerin değişiyor. Sonraki görüntünün ne olacağını bilmiyorsun. Yine de bakabildiğin minik aralıktan meraklıca izliyorsun şekilleri. Hayatımızda görebildiğimiz minnacık aralıkta plan yapmaya çalışıyoruz, o görüntünün içinde varız sanıyoruz, ya da o görüntünün güzelliğine kendimizi kaptırıp her şeyin değişebileceğini aklımıza bile getirmiyoruz. Oysa her şey yarım açılık bir değişime bağlı, oysa her şey bir anlık dönüşe bağlı.
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu