31 Temmuz 2015 Cuma

Polyanna

31.07.2015 El yazısı ile Polyanna yazılmış
ve iki çiçek çizilmiş
Gündem çok sıcak, çok üzücü. İnsan ne yazacağını bilemiyor. İnsan olan, insanların ölümlerinin tümüne üzülüyor. Ayırım yapmadan. İnsanda ne tat ne de tuz kalıyor.

Yine de dedim ki kendi kendime: “Yazmalısın!” Nasıl olacak bilmiyorum ama belki yazmak, okumak, farklı bakış açılarını öğrenmek, biraz da başkalarını dinlemek insanın görüşünü genişletir. Düşüncelerini genişletir. Belki de huzur bu şekilde gelir.

Şu anda hayatımın değişik bir dönemindeyim. Daha önce hiç ilgimi çekmeyen şeyleri merak etmeye başladım. Sonsuz bir merak içindeyim.  Her şeyi bilmek ve öğrenmek istiyorum. Okuduğum şeylere tümüyle inanmadan, çünkü biliyorum ki gerçeğin pek çok yüzü var. Pek çok katmanı var. Bir zaman aralığından ve o anlığına bakınca doğru görünenin ardında bambaşka bir katman var. Önceki katman yüzünden sonraki katmanlar son halini almış. Katmanlar altındakini göstermiyor olabilir. Varsın göstermesin, ben o katmanları teker teker sıyırmak istiyorum altındakini görmek için...Öncesini, sonrasını ve diğer katmanları nasıl etkilediğini. O katmandayken eli kaleme değenler içinde bulundukları katmanı nasıl değerlendirdi, neler anlattı, neler yazdı. Anlamak istiyorum. Bunca yıl bilmediğimi öğrenmek istiyorum.

Zihnim bunları yaparken ruhumdaki Polyanna hala yaşıyor. O olmasa zaten nasıl dayanılır ki bunca acıya? Polyanna bana diyor ki; tüm bu olanların sonunda bir hayır var...ya da olmalı. Bunca yaşanan şey sonunda güzelliklere kavuşmalı.

Umutsuzca umut ediyorum ben hala. Gözlerimi dört açıp gerçeği görmeye de çalışıyorum. Polyanna beni ayakta tutuyor ama gözlerimi kör etmiyor... 

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Anadolu'dan Görünüm

23.7.2015 Anadolu'dan Görünüm yazılmış el yazısı
ile
İlk gençliğim TRT’de “Anadolu’dan Görünüm” programı seyrederek geçti. Jenerik müziği hala kulaklarımdadır. Sansürsüz gösterilen ölü/m görüntüleri de. Beynime kazınmış. O müziğin daha ilk notasında tüylerim diken diken olur.

Ankara’nın daha doğusuna hiç gitmemiş olan ben, ilk TRT’den gördüm oraları. Gördüğüm şeyleri hiç sevmedim. Sadece televizyonda gördüklerime ve duyduklarıma inandım. Neden böyle oluyor demedim. Sorunu, kaynağını ve sebebini merak etmedim. Orada savaş içinde yaşayan insanlar ne yapıyor düşünmedim.

80’in acısını çeken ebeveynlerimiz bizi politikadan uzak tuttu. Ben ve arkadaşlarım 1 Mayıs’ta Kızılay’a gitmeye korkan çocuklar olarak yetiştirildik. Ders çalıştık. Kitap okuduk ama siyaseti okumadık. Tarih dersi gördük ama tarihi araştırmadık. Coğrafya dersinde hangi illerde ne yetiştirilir öğrendik de oraların hapishanelerinde neler oldu diye sormadık. Sadece bize gösterileni bildik. Daha fazlasını istemedik. Neden diye sormadık, çünkü korktuk. Bilmediğimiz kadar uzun yaşayabilirdik.

Devran döndü yaşımızı aldık çoluk çocuğa karıştık. Derken yeni bir gençlik peydahlandı. Bilgiye ulaşmaları kolaydı. Internetle büyümüşlerdi. Akıllıydılar ama bundan öte neden diye soruyorlardı. Dedikleri lafta kalmıyordu. Dünyayı değiştirecek şeyler yapmaya gönüllülerdi ve de bunun için harekete geçiyorlardı.

İşte bu gençlik bizim dönemin Anadolu’dan Görünüm’de görüp korktuğu yerlere kendileri gitti. Orada olanları bizden daha iyi bildi. Neden sonuçtan öte çözüme odaklandı. Çözümün insanlıkta yattığını bildi. Yardım eli uzatmaya gitti.

Her şeyden haberdar olan Büyük Ağabey bilemedi, önleyemedi o gün olacakları.

Patlamayla kanatlandı o gençler. Kanatlandıkça daha da çoğaldılar.


20 Temmuz eşimin doğum günüydü. Ona bir şeyler yazmak istemiştim o gün. Ama Suruç’ta olanları öğrendim. Hayatım, hayatımız her şey anlamsız geldi. Üzüldüm, utandım ve sorguladım... Ben bu ülkenin yitip giden çocuklarının ardından yazı yazmaktan usandım.

14 Temmuz 2015 Salı

Yara

14.07.2015 El yazısı ile yara yazılı. defterin iki
sayfası görünüyor. 
Yıllık izin zamanı geldi, iş yerimden 10 iş günü izin alıp bayramla birleştirdim. Oldu mu sana 2 hafta tatil. Üst üste. Ne zamandır vermediğim güzeel bir ara.

Fırsattan istifade Anadolu’nun bağrından denize doğru koştuk. Tatilin iyisi kötüsü olmaz. Bence her tatil mükemmeldir. Biz de mükemmel bir tatil yapmaya başladık.
Kaldığımız yer, yerlisi yabancısı pek çok farklı ülkeden farklı renkte insanla dolu. Herkes en olağan haliyle vücudunu gizlemeden ortalıkta geziniyor. Bikinilerin dünyası her bedenden insanı kabul etmiş. Herkes rahat, herkes mutlu. Herkes tüm yıl bugünleri hayal ettiğinden günlük yargılamalarından uzak, geniş geniş yatmakta güneş altında.

Ben yine meraklı gözlerle insanlara bakarken çoğu kişinin vücudundaki yara izleri dikkatimi çekti. Kiminin bariz kalp ameliyatı izi, kiminin sadece apandisit ameliyatı izi vardı. Bazısının sırtında bir yara izi, bazısının da boynunda. Yaralar kapanmıştı kapanmasına da zihindeki izleri silinmiş miydi acaba?

Göğsünde kocaman ameliyat izli kadının üç çocuğu havuzda neşe ile şakalaşıyordu. Kadının eşi çocuklarının bu güzel anısını ölümsüzleştirmek için kamerasıyla havuz kenarındaydı. Aileyi düşündüm; şüphesiz o önemli ameliyat öncesinde ve sonrasında çocukları anneleri için çok endişelenmişti. Eşi de kadını kaybetmekten korkmuştu. Belki bu tatil, o ailenin zor zamanlarında onlara biraz olsun moral veren bir hayaldi. Şu anda hayalini kurdukları tatili yaşıyorlardı. Hepsi mutlu ve sağlıklı bir şekilde birlikte eğleniyorlardı. Bunun da kanıtını sonradan bakmak üzere saklıyorlardı çektikleri video ve fotoğraflarda. Yabancı bir gözlemci olarak çok sevindim onların adına. Gerçekleşen hayallere tanıklık etmek, hayallere inanmam için yüreklendiriyordu beni.

Sonra kendimi ve yara izlerimi düşündüm. Kapanmış gibi görünen her yaramın bıraktığı izler var benim zihnimde. Kolumdaki derin kesik izi rahmetli karşı komşumuzu ve beni hastaneye götürüşünü anımsatır. Babamın şehir dışında olduğu zamanı. O ize baktıkça o günü tekrar yaşar, bir dua okurum rahmetliye. İlk ameliyatımın izi patavatsız doktoru hatırlatır. Nasıl da deyivermişti “dev” bir kistin var diye. O izi sevmememin diğer sebebi de oğlumun doğduğu sezaryen kesisini içinde saklamasıdır. Çok sevebileceğim o kesiyi diğerinden ayırt edemem.

Bacağıma baktığımda aynı anda kızıl ve su çiçeği olduğumu hatırlatan çiçek izini görürüm. Su topladığını düşünüp kendim patlatmıştım. Sonra kocaman bir yara haline gelmişti. Ateşten sayıkladığım zamanı anımsarım.  Hastayım diye ablalarımın üniversiteden eve gelişlerini ve benim mutlu oluşumu. Daha az yalnız hissetmemi.


Dışarıdan görünse de görünmese de hepimizin yaraları var. Dikiş tutmuş olsun ya da olmasın doğru yere baktığımızda orada olduğunu bildiğimiz yaralar. Belki de bizi biz yapan yaralar. Olmasalardı eksik olacağımız yaralar ve bu yaraların zihnimizdeki izleri...

10 Temmuz 2015 Cuma

Ruhta sulh, toplumda sulh!

10.7.2015 El yazısı ile "Ruhta sulh, toplumda sulh"
yazılmış, toplumda kelimesinin o harfi barış
sembolü şeklinde
Ne zaman oturup kendi durumumdan bahsedeyim desem, takvime bakıyorum ya acı bir olayın yıl dönümü ya da gündem acı haberlerle dolu. Bugün ne yazık ki her ikisi de mevcut.

Günün yıl dönümü: Ali İsmail Korkmaz’ın vefat yıl dönümü.

Gündemdeki acı haber: Dün eşimin iş ortağının oğlunun hayatını kaybetmesi. Otoparkçılar tarafından kalbinden vurularak 21 yaşında gözlerini hiç açmamak üzere yumması. 

Hal böyleyken, bin bir zorlukla büyütülen çocuklar öldürülürken, bize yaşamak, yaşamın tadını almak ya da kendi dertlerimizden bahsetmek mübah mı? Belki değil ama bu çocukların hayatlarını kaybetmeleri üzerinde düşünme ve diğer çocukların başına bunların gelmemesi için önlem almak boynumuzun borcu.

Neden bu kadar sevgisiziz? Neden bu kadar öfkeli ve kontrolsüzüz? Neden hiç çözüm odaklı değiliz? Neden hiç sonuçlarını hiç düşünmeden yaşıyoruz? Neden hiç düşünmüyoruz?

İşitme kaybıyla ilgili olarak dikkat çekmeye çalıştığım durum, şiddet söz konusu olduğunda en öncelikli konu halini alıyor. İşte o konu ruh sağlığı. Grip olduğumuzda antibiyotik almayı biliyoruz ama aklımızdaki garip düşüncelerin farkına varamıyoruz. Garip davranışlarımızın sebebini düşünmüyoruz. Bunun yerine hiç bir şey yapmıyoruz. Sokakta yürüyen her insan saatli bomba haline geliyor. Gücünün yettiğini dövüyor, gücünün yetmediğine karşı gelmek için eline silahı alıyor. Cesaretini elindeki metal parçasından alıyor. Düşünmüyor, bilmiyor, düşünüp bilmeden harekete geçiyor. Sonunda vuruyor, kırıyor, yaralıyor, öldürüyor ve “katil” oluyor.

Duygularının farkında olmayan ve farkında olmadığı şeyi doğru ifade edemeyen bir millet olduk biz. Kendi cümlelerimizle konuşamıyoruz. Vebalini sadece kendimiz ödemiyoruz, suçsuz günahsız insanlara ödetiyoruz.

Önü alınabilir şiddet olaylarını gazetede okuyup geçmekten ötesini yapmak lazım. İnsan ruhu üzerine eğitim görmüş uzmanlar bir olmalı, halka konunun önemini anlatmalı, halkı ikna etmeli. Toplum olarak psikolojik sağlığın ne demek olduğunu anlamalıyız. Yakınlarında benzer sorunları görenler, utanıp da bu durumu örtbas etmemeli. Kimse kendi kendine ya da diğer insanlara zarar vermemeli. Herkes kendinin ve çevresinin yaşama sorumluluğuna sahip çıkmalı.


Silkinip kendimize gelmenin vakti çoktan geldi, geçiyor. Kendi ruh sağlığımıza dikkat etmek ve yardım almak lüks değil, tersine toplumsal zorunluluk. Yurtta sulh cihanda sulh gibi, ruhta sulh, toplumda sulh olmalı...

2 Temmuz 2015 Perşembe

Garson Kenan

-Kenan yavrum bugün işe gitmesen can parçam.
-Anam neden öyle diyorsun? Otel dolu, bir sürü yazar çizer falan geldi. Gitmezsem işler aksar anam.
-Komşu gastede okumuş o adam deli deli şeyler söylemiş, Müslümanlığa küfretmiş tövbe tövbe.
-Yok be annem, bizim Ahmet orada görevliymiş kendi dinlemiş onu. Hiç öyle bir şey dememiş. Uzun uzun konuşmuş tarih marih bir şeyler anlatmış.
-Eh ne yapayım sen bilirsin. Gömleğini ütüledim kapının arkasında dikkatli ol kurban olam...

Ya anam da bi garip çok vesveseli. Ne olacak işe gidip geleceğim işte. Hem bu müşteriler iyi, bir sürü bahşiş bırakıyorlar. Uzun uzun oturup anlamadığım şeylerden konuşuyorlar ama bize iyi davranıyorlar. Hem zaten şenlik bitince kimse de kalmaz. Şu iki günde ne kadar çalışsam kar.

Otele gidince bizim katip Ahmet’i gördüm. Dedi ki otelin dışındaki kaldırım çalışması etrafı çok tozuttu bir su serp de gel. Hava da sıcak ya. Otel bu kadar kalabalık olmasaydı Cuma’ya da giderdim, neyse inşallah haftaya.

Dışarısı bir garipti sanki otelden çıktığımı görünce karşıdaki adamlar gözlerini dikip baktılar. Kim ki bunlar? Buranın esnafından da değiller.

Kahvaltıyı falan topladık da sonra bir hareketlenme başladı otelde. Erkenden çıkan müşterilerin de programı iptal edilmiş gerisin geri otele geldiler. Biraz endişeli gibiler, tehdit mi ne gelmiş. Polisler de otele gidin orada güvende olursunuz demişler.

Bir de sabahtan gelen halk oyuncu gençler çıktı başımıza. Küçücük lobi iğne atsan yere düşmeyecek. Lise öğrencileriymiş,  içlerinde bir kız var fena güzel. Şöyle bir göz göze geldik. Kıpkırmızı oldum. Yaşı küçük ama böyle gözleri büyük gibi bakıyordu. Neyse, ben işime bakayım.

Ezan okundu, iki dakika bir dinleneyim. Rahmetli babama da dua edeyim. Müezzin pek bir güzel okudu bugün. İçlendim birden bire. Nedense kafam dağınık biraz. İş çok, bir de şu kızın gözleri içimi yaktı ne yalan söyleyeyim.

Dışarıdan bir uğultu geliyor, bir sürü insan otele doğru koşuyor! Polis barikat kurmuş iyi bari, bir tatsızlık olmasa. Neden toplanıyorlar ki? Yoksa anamın dediği şey mi? Bu kadar insan var burada polis asker korur herhalde bizi. Müşteriler de korkmuş gibi sakinleştirmemiz lazım. Sivas’ımıza misafir gelmişler...Hizmette kusur etmemek lazım.

Aman Allah’ım kalabalık otelin önüne yığıldı. Hani polis önlerini kesmişti? Allah’ım yardım et sen... telaşımı göstermeden misafirlere yardım etmem lazım. Allah’ım kapalı kaldık burada dışarı çıksam parçalayacaklar beni. Birileri barikat yapıyor cam önlerine...İşe yarar mı? Misafirler pek bir okumuş barikat yapıyorlarsa biliyorlardır, ben en iyisi yardım edeyim onlara...Üst katlara da bir bakayım.

Merdiven boşluğu dolu herkes merdivenlerde. En üste çıkmam zor oldu. Dışardan polis sakin olun kurtaracağız diyor. Burada  itfaiye arabası vardı, kaldırım çalışmasının oradaydı sabah görmüştüm. Şimdi o da yok. İtfayenin uzun bir merdiveni olurdu ah şu cama dayasalardı. Kapalı kaldık burada...

O da ne? Bu koku ve duman ne? Elektrik de kesildi, göz gözü görmüyor. Aşağı inmem lazım. Nasıl kaçacağım? Genzim yanıyor, camlar nerede ki? Hava alsam? Kendimi aşağı atsam? Peki o ya liseli kız? Korkmuştur şimdi...ne biçim koku bu böyle?
............................................................

Yakıyorlar bizi...Anaam anam anam...Anam diri diri yakıyorlar bizi...ne yaptık ki biz? Ölüyom, ölüyom ölüyom anaaam. Yandıım ben anam. Yandım anam, yakıldım anam...

Not: Bu yazıda ismi geçen Kenan Yılmaz, diğer 34 kişi ile birlikte 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldü. Kendisi hakkında “otel görevlisi” olması dışında bir bilgi bulamadım. Eğer sevdikleri ya da yakınları bu yazımı okurlarsa, kendilerinden af diliyorum. Adı dışındaki tüm hikaye benim hayal ürünümdür. Yaşanılan vahşet son derece gerçek olsa da...

Olayda hayatını kaybedenlere ve yakınlarına saygılarımla.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Kim'lik meselesi

El yazısı ile Kim'lik meselesi yazılmış. 01.07.2015
Geçen gün "Hayatımın Şarkısı" olarak çevrilmiş, asıl adı La Famille Belier olan filmi seyrettim. Ailesinin tek duyan ferdi olarak şarkı söylemek isteyen bir kızın hikayesiydi. Çok güzel bir filmdi, her şeyi olduğu gibi yansıtıyordu. Ne bir eksik, ne de fazla. Ne de çok acındırarak.

Filmden aklımda kalan sağır babanın kızına söylediğiydi: Sağırlık bir engel değil, bir kimliktir! Gerçekten öyle miydi diye düşündüm. Bu fikir pek de içime sinmedi.

Çok uzun zaman önce TED Talks’ta geçmişte kansere yakalanmış bir din görevlisi olan Debra Jarvis’in konuşmasını dinlemiştim. Jarvis, kanser hastanesinde hastalara moral vermek için çalışıyorken, kendisinin de hastalığa yakalandığını öğreniyor. Bu sefer roller değişiyor ve kendisi çalıştığı hastanede tedavi görüyor. Konuşmasının adı “Ben kanseri yendim, ama bu beni tanımlamıyor” idi. Konuşmasına bence çok önemli bir soru ile başlıyordu: “Kendinizi otobüste karşılaştığınız bir yabancıya tanıtmak için ne derdiniz? Kendinizi anlatabileceğiniz süreniz sadece iki durak arası ise...” Konuşmayı izlerken hemen ben de ne söylerdim diye düşündüm. Aklıma şunlar geldi:

Merhaba ben 38 yaşındayım. Anneyim ve eşim. Bir oğlum var. Bir de işitme kaybım var.

Kendimi direkt böyle tanımladığımı fark ettim. Debra Jarvis’in konuşmasını dinledikçe bunun çok durağan bir tanımlama olduğunu anladım. Durağandan kastım “Evet başıma böyle bir şey geldi, ben de buyum” idi. Oysa ki kimlik denen şey bu değil. Kimlik, sadece başımıza gelenler değil. Kimliğimiz bize biçilen rollerimiz değil. 

Ben sağırlığın benim kimliğim olmasını istemiyorum ve bunu kabul etmiyorum. Sağır oluyorum diye bir köşede ağlanmak istemiyorum. Ben karanlık tarafa geçmemek için direniyorum. İçimdeki özü koruyarak değişime adapte olmaya çalışıyorum. “Neden ben?” sorusunu çoktan geçtim. Ben bununla ne yapabilirimi kovalıyorum.

TED konuşmasını dinlerken hep bunları düşündüm. Dinamik olmayı düşündüm, kimlik konusunu düşündüm. Konuşmanın sonunda ise otobüste karşılaştığım yabancıya kendimi şöyle anlatmaya karar verdim:

Merhaba, ben hayatı detaylıca inceleyip, nasıl mutlu olacağını bulmaya çalışan bir bilim kadınıyım. Peki siz kimsiniz?




Bu yazıma ilham veren konuşmayı merak ederseniz, o  da işte burada. Ayarlardan İngilizce alt yazıyı seçerek de seyredebilirsiniz, ne yazık ki Türkçe alt yazı mevcut değil: 




Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu