14 Aralık 2016 Çarşamba

Baykuş

Gece ne seni uyutmuyor?

Ya da gece seni uyutmayan şey nedir?

Genelde uykusever biriyim, uyudukça uyuyanından. Uyku uykunun mayasıdır ya, benim uyku mayalana mayalana şişer de şişer.

Ama bu gece kaçtı gitti uyku.

Uyku gidince, işitme cihazını da takmaya üşenince, kaldım çınlamalarımla birlikte.

Ziller mi dersin, boru sesi mi dersin, ne ararsan var. Sanki senfonik orkestra. Orkestradaki üflemelilerinin çaldığı bir konser var bu gece.

Konserden sonra ise doğa yürüyüşü geliyor. Dalga sesi, şırıl şırıl ırmak sesi, çıtır çıtır çatlayan buzun sesi. Karanlık bir ormandaki yere düşen yaprakların sesi. Işık olmasa da tüm sesler aydınlatıyor geceyi.

Bir ben duyuyorum. Bir ben yaşıyorum ormanda. Ormanın ağacında, ağacın dalında.

Merhaba, ben baykuş. Sesler ormanının bekçisiyim. Bu gece güvendesiniz nöbet bende; haydi siz uyuyun mışıl mışıl, sıcak sıcak ve uzuuun uzuuun...


1 Kasım 2016 Salı

BABASININ KIZI

82 yaşındaki babamda da işitme kaybı arttığı için, ona cihaz almak farz olmuştu. İki kızı yıllardır işitme cihazıyla yaşayan baba kişisi bir türlü işitme cihazına ısınamamıştı. Belki de kendine kondurmadı, işitme kaybını önemsememişti  o zamanlar. Bu süre içinde ben biraz da bozuldum bizlerin genç yaşta işitme cihazı takıp, babamın yaşına rağmen buna bir türlü yanaşmamasına.

Babacığım cihaz almadan önce televizyonun tüm ses düğmelerini en sonuna kadar getirip seyrediyordu. Televizyonun sesi diğer odalardan değil, evin dış kapısından bile duyulur olmuştu. Özellikle maç seyrettiği zamanlarda evde durmak pek de mümkün değildi.

İlk işitme cihazını zorlamamızla 3 yıl önce denedi. Şöyle bir hafta evirdi çevirdi, arada taktı. Sonra da bunlar benim başımı ağrıtıyor diye iade etti.

Çocukları olarak durumun vahametini görüyorduk fakat bir yere kadar ısrarcı olabiliyorduk. Artık sonunda kimseyi duymak istemediğine bile inandırmıştım kendimi. Zorlamayı, konuyu açmayı da bıraktım.

Sonra, ben tatildeyken; yani yılın Ankara’da bulunduğum 50 haftasında değil, Ankara dışında olduğum hafta içinde işitme cihazı alacağını söyledi. Ya keşke ben de olsaydım falan dedim ama dinlemedi; o hafta iki kulağına da işitme cihazını aldı. Şimdi yazarken fark ediyorum, babamın cihaz alırken beni yanında istemediğini. Belki de bilinç dışında genetik sebeplerden doğan işitme kaybımızdan ötürü suçluluk hissediyordur. Bilinç dışı başka bir alem, bizlere neler yaptığını bilemiyoruz ki çoğu zaman. Böyle minik minik aydınlanmalar ve farkındalıklar ile kapıyı milimetrik olarak açıyoruz oraya doğru sanırım.

Neyse bırakayım bilinç dışını da geleyim elle tutulur, gözle görülür ve ancak işitme cihazıyla duyulur maddi dünyamıza :) Babacığım aldı işitme cihazlarını başladı güzelce takmaya. Açıkçası bu kadar uyumlu olmasını, göstere göstere ve düzenli şekilde kullanmasını pek beklemiyordum ilk tecrübesinden dolayı.

İbadetin yanı sıra ciddi şekilde sosyalleşme alanı olarak gittiği camisine devam etti işitme cihazlarıyla. Gittiği marketlerde kasiyerler ile konuşup onların gönlünü fethetti. Komşusunu durdurup iki çift laf etti. Her zamanki dışa dönük babam işte, hayatına devam ederken içine işitme cihazlarını da dahil etti.

Geçen gün annemi aradım ve babamı sordum. “Bilgisayar kursuna gitti” dedi. Yanlış mı anladım acaba diyerek dediğini tekrar ettirdim.”Baban belediyenin bilgisayar kursuna gitti. Üstelik o kadar azimli ki, uzak olmasına rağmen erkenden kalkıp gidiyor bir haftadır” Hayretler içinde kaldım ama bundan daha fazlası mutlu oldum. Dayanamadım akşamına hemen babamın yanına gittim.

Gittiği kurs internet kursuymuş. Cebinden not aldığı kağıtlarını çıkardı özenle: “Bak kızım google varmış adresini buraya yazdım. Hoca bana bir e-mail hesabı açtı. Bugün gazeteleri okudum internetten. Neler varmış nelerr...” O anda babama karşı hissettiğim sevgi ve şefkatin yoğunluğunu şu anda anlatabileceğim bir kelime yok.

O kadar gururlandım ki kendisiyle. Vücuduna, ruhuna ve zihnine çok iyi bakan, aynı zamanda gelişmeleri de takip etmek isteyen bu yaşı ilerlemiş, fakat  aklı ve ruhu genç adamla çok gururlandım. Bu gururdan biraz da kendime paye çıkardım: “E ben de babamın kızıyım. Azmimi de ondan aldım herhalde.”


Babam şimdi ablamın ona verdiği eski lap topu beğenmiyor. Akıllı telefon istiyor. Şöyle büyük ekranlı, babacığımın rahatça gazeteleri okuyabileceği bir akıllı telefon markası/modeli var mıdır? Ne alalım ona acaba? Önersenize bizlere...

7 Ekim 2016 Cuma

Pembe Ay

Fotoğraf betimleme: El ile çizilmiş pembe kurdele
ve altında Pembe AY :) yazısı
Ekim ayı Meme Kanseri ile ilgili farkındalık ayıymış. Biz ailece Ağustos ayında farkındalığımızı oldukça yükselttik. Sağolsun canım büyük görümceciğim, canım eşimin canım büyük kız kardeşi sayesinde. Benden iki yaş küçük olanı. Dünya tatlısı iki küçük kızı olanı sayesinde.

Büyük bir şok oldu tabi, insan böyle bir şeyi bekleyip, konduramıyor kimseye. Aslında şokumuzun sebebi, hastalığın bize yıllarca filmlerle ve haberlerle kötü anlatılmasından ve bilgisizliğimizden. Tedavilerin ne kadar başarılı olduğunu, bu badireyi atlatanları, hayatına hayat katanları pek bilmeyişimizden...uzun hayatına eskisinden daha mutlu ve anlamlı olarak devam edenleri görüp tanımayışımızdan.  

Oysa her şey bizim bakış açımızla ve onu nasıl kabullendiğimiz ile ilgili.
Görümcecim, kısaca G. diyeyim; maşallah o kadar sağlam ve moralli duruyor ki. Biz de onunla ahenk içindeyiz. Büyük aile bir yürek oldu, sevgiyle kenetlendi G.’nin etrafına. O kadar kenetlendik ki kimsenin düşebileceği bir milim genişliği bile yok.

Süreç kolay değil, sanırım kimse tam bilemez ve anlayamaz yaşayandan gayrı...G. de yaşıyor, öğreniyor ve görüyor. Belki ileride, sular durulunca o da anlatır, paylaşır yaşadıklarını...İçindekileri bilemem, tahmin etmem mümkün değil, ama dışarıdan duruşunu, kendisini hayranlıkla seyrediyorum. Tıpkı hastalığı öğrenmeden önce de yaptıklarını hayranlıkla seyrettiğim gibi...

 Her birimiz ayrı bir şey öğrenip katıyoruz kendimize süreçle. Bol bol şükrediyoruz, etrafımıza daha açık gözler ile bakıyoruz. Belki de tanımadığımız insanların dertleri ile bile daha yakından, daha yürekten ilgileniyoruz.
Bu yaşananlar geçecek bir süre sonra, zoruyla, kolayıyla, gülerek, kahkaha atarak, keyifli anlar geçirerek, uzaklara dalarak, bazen göz yaşı dökerek...insanız çünkü, güleriz de ağlarız da..ama tüm bunlar geçecek... söyleyin bakalım şu hayatta hiç geçmeyen bir şey var mı?

Geçenlerin yerine gelen şeyler olacak biliyorum. Yeni bilgelikler, yeni farkındalıklar mesela. Birbirimizi birbirimize göstermeden bu kadar çok sevebildiğimizi fark etmek...bir olmanın mutluluğunu yaşamak...güvenmek, güvenebilmek hesapsızca...asla yalnız hissetmemek...umudun hep orada var olduğunu bilmek...geleni olduğu gibi kabullenmek...kabullenip de elinden gelenin en iyisi ile ona uyum sağlamak...tevekkül ile hayata bakmak...ve kim bilir daha neler neler...


G.ciğim seni hep gıpta ile izledim. Azmine, inancına, gayretsiz ve doğal güzelliğine, inceliğine, aklına, başarılarına, yılmamana hep hayran oldum. Kendimde eksik olan şeylerin tam halini sende gördüm. Feyz aldım, örnek aldım, saygı duydum ve takdir ettim. Şimdi bu hislerim bambaşka bir boyutta ve artışta...Hala gördüğüm en güzel ve en aklı başında kadınsın. Bunların yanı sıra hep hissettiğim ama dillendirmediğim bir şey varsa o da seni ne kadar çok sevdiğimdir. Seni çok seviyorum, seni çok seviyoruz. Her şeyinle ve tüm varlığınla bu sevgiyi ve daha fazlasını hak ediyorsun...

15 Temmuz 2016 Cuma

Sayın Sürücü'ye Mektup

Sayın sürücü,

Sizden özür dilemek için bu satırları yazıyorum. Kusura bakmayın dün ışıkta beklerken karşımda durduğunuzda sizi fark etmedim. Oysa hazır ve nazır olmalıydım biliyorum.

5 metre uzağımda durup bana seslendiğinizi duymalıydım. Tam zamanında ve tam yerinde olarak, başka bir işle uğraşmaksızın size sorduğunuz adresi anlatmalıydım kusura bakmayın.

Konuştuğum telefonu kapatmalıydım. Haklısınız benim o ışıklarda durup sizi ve soracağınız soruyu pür dikkat beklemem gerekiydi. Telefonuma yanıt vermemeliydim. Tabi ki.

İşte bu sebeplerden dolayı siz bana çıkıştığınızda yerden göğe kadar haklıydınız: Bir saattir bağırıyorum, duymadınız Büklüm sokak nerede!!!!

“Afedersiniz ama telefondaydım!” dememeliydim belki de. Açıklama yapmaksızın sürücü beyin buyurduğu soruyu sessizce ve sakince cevaplamalıydım.

Çok üzgünüm sayın sürücü, o ışıkta sizi beklemeliydim. Sizi duymalıydım, beş metre daha size yaklaşıp sorduğunuz adresi tarif etmeliydim. Kusuruma bakmayın. Sizi duymadığım için. Çok üzgünüm. Gerçekten çok üzgünüm.



Duyamadığım için.

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Cup Cup

Çocukken denizde ya da havuzda zaman geçirmeye bayılırdım. Tüm günü denize girip çıkarak, kumdan kale yaparak ya da yüzerek geçirebilirdim. Zaman geçtikçe üşenmeye başladım. Güneşlenmeye bile üşenir oldum. Su ile aramız bozuldu. Kilo aldım, vücudumdan utandım. Bikinili ya da mayolu ortalıklarda dolaşmak istemedim. Üzerine işitme kaybı da eklenince, işitme cihazımdan ayrılıp suya girmek istemedim. Özellikle yeni tanıştığım insanlar ile suya girmekten çekinir oldum. İşitme cihazımı çıkardığımda onları net duyamayacağım için.

Oğlum da her çocuk gibi tüm günü güneşin alnında ve suda geçirmek istiyor. Üzerine bir de benimle güneşin altında ve suda oynamak istiyor. Yıllardır bir şekilde yazları su ile haşır neşir olmadan, oğlumla oynama işini başkalarına devrederek geçirmeyi başardım. Fakat bu yaz aklım başıma geldi...

9 yaşına giren oğlum daha kaç yaz benimle oynamak isteyecek ki? En fazla 3 yıl sonra arkadaşları ile takılıp beni kendi ortamında görmek bile istemeyecek belki de. Peki ben 3 yıl sonra pişman olmayacak mıyım kaçırdığım ve geri dönmeyecek zamana? Suya girmeyerek ve oğlumla oynamayarak olabilecek bir sürü güzel anıyı yok ettiğimi fark ettim. “Bu yıl” dedim kendi kendime: “Her şeyi, kilomu ya da işitme kaybımı boşverip oğlumla tüm günü suda zevkle ve mutlulukla geçireceğim”.

Bayram tatilinden istifade vardık yine deniz kenarına. Giydim mayomu, sürdüm güneş kremimi. Çıkardım işitme cihazımı. Bıraktım önyargılarımı, korkularımı, utançlarımı ve başkaları ne der kaygılarımı. 39 yaşındaki koca kadın, daldım kuma, daldım suya, denize kah atladım çivileme, kah atlayamadım balıklama. Kumdan kale yapmaya kova içinde su taşırken yanlışlıkla suyu oğlumun üzerine döktüm. Sonra başladık birbirimizi kovalamaya, kovalarla su savaşı yapmaya. Sahildeki herkes bize baktı. Hiç oralı olmadım, orada sadece ben vardım, canım oğlum vardı, kahkahalarımız vardı.       İ-na-nıl-maz eğlendik.

Kilolarımı, işitme cihazımı ve işitme kaybımı unuttum tüm gün. Denizin sesini, kahkahalarımızın gürültüsünü ve oğlumun davudi sesini duydum ve anladım. Çok ilginç; o anlarda dünya üzerinde sadece ikimiz vardık. Ben onu duydum ve anladım. Ben ona uydum, onunla aktım, onunla bir oldum.
Görme engelliler için betimleme: Oğlumla sahilde çekilmiş fotoğrafımız, oğlum beni öpüyor, ben gülümsüyorum.
 O andaki mutluluğumuz kim olduğumuzdan ya da görüntümüzden
daha önemli olduğu için fotoğrafı özellikle flulaştırdım, görüntümüz bulanık. :)


Son zamanlardaki olaylar, insana elde olmadan hayatın sınırlı süresini hatırlatıyor. Şu sınırlı süreli hayatımızda aslında en önemli şey sevdiklerimizle geçirdiğimiz hoş ve değerli zamanlar değil mi? Anılar kütüphanesine koyduğumuz gülen yüzlü fotoğraflarımız ve kahkahalarımız küçücük hayatlarımızın en büyük zenginliği değil mi?

29 Haziran 2016 Çarşamba

Anlar

Görme engelliler için betimleme: Defter sayfasına el yazısı
ile Nefes alabildiğimiz ama kalbimizin kırık dökük olduğu anlar...
Gözlerimizin dolu acı baktığı anlar
bu anlar...#istanbul #yine 
yazılmış.
 
Herhangi bir kişiyi düşündüğümde, özellikle aklıma gelen bazı anlar olur. Küçük, sıradan fakat işte o kişiye özel, değerli anlar. 

Mesela babamı düşündüğümde aklıma ilkokul bitiminde birlikte gittiğimiz okul pikniği gelir. Her yer çok kalabalıktı oturacak yer bulamamıştık. Babam kocaman bir masayı kaldırmış annemle bana doğru getirmeye çalışıyordu. O sırada önünü çok göremediği için masanın ucu birinin kafasına vurmuştu. O kişi de babama çıkışmıştı, hatta basbayağı bağırmıştı. Babacığım tepesinde kocaman masa, mahcup bir şekilde gıkını çıkaramamıştı. Masayı boş bir yer bulunca bırakmış, bu sefer de annemle bana sandalye bulmaya koyulmuştu. O anda çok üzülmüştüm. O ağır yükü kaldırdığı için, kaldırmayı tam beceremeyip birinin kafasına çarptığı için, çarptığı kişi ona bağırdığı için, bağrıldığında haksız olduğundan cevap veremediği için çok üzülmüştüm. Ben de bir şey yapamamıştım; babama bağıran kişiye “O bize yer bulmaya çalışıyordu sen de o koca kafanı yoldan çekseydin” diyememiştim. Hala o an aklıma geldiğinde içim sızlar inceden.

Annemi düşündüğümde ise aklıma gelen anda ise daha küçüğüm. Karlı bir günde yolda yürüyoruz. Ben annemin elinden tutuyorum. Ufak ufak yolda giderken kaymaya çalışıyorum buzda eğlencesine. Bu tür konularda çok yetenekli olmadığımdan ayağım kaydığında toplarlanamıyorum ve popo üzeri düşüyorum pat diye. Düşerken de annemi düşürüyorum haliyle. Çok korkuyorum kızacak diye. Yolda “Torununuzu mu gezdiriyorsunuz?” diye soranlara “Ben onun annesiyim” cevabını veren annem kızacak diye çok korkuyorum. O zaman ellili yaşlarında olan anneciğim düşünce bir yeri kırılacak diye çok korkuyorum. Bir yandan popom acıyor bir yandan da annemin gözünün içine bakıyorum. Neyse ki kızmıyor. Hem de hiç. Toparlanıyoruz buzun üzerinde ve konu hakkında konuşmadan devam ediyoruz yolumuza. Biraz suçlu, oldukça mahcup ama sevinçliyim annemin sinirlenmediğine. Canı acımış mıdır diye düşünüyorum ama korkuyorum ona sorup konuyu açmaya.

Dünkü patlamada hayatını kaybedenlerin nasıl anları vardı acaba? Sevdiklerinin onlarla ilgili hatırladıkları anlarda neler vardı? Anlar bir vardı, bir yoktu. Arada kocaman bir patlama vardı. Kulakları sağır eden, vücudu parça parça bölen patlama. En çok da hayalleri öldüren patlama. Çünkü hayaller gelecekte olacak anlardı.


Şimdi elimizde sadece anlar var. Belki de sadece “şu an” var. Nefes alabildiğimiz ama kalbimizin kırık dökük olduğu, boğazımızın yumru ile tıkandığı, gözlerimizin dolu acı baktığı anlar şu anlar. Sadece “insan” olanlar bunu anlar... 


22 Haziran 2016 Çarşamba

NEMRUT

Dikkat edin bu bir gezi yazısı değildir. Yani Nemrut’a gitmedim. Hoş, gitmeyi çok isterim ama başlığın anlamı başka. Nemrutum ben.  Huysuz, mutsuz ve tatsızım bazen.

Bazen böyle küçük küçük şeyler birikip küçük bir tepecik haline geliyor içimde. Telefonda anlamadığım bir söz, yanlış anladığım haliyle de yanlış cevapladığım bir soru bazen de duymadığım için birilerinin beni şöyle işaret parmağı ile kolumdan dürtmesi. Bir şeyi anlamadığım zamanki yüz ifademin fotoğrafını çekse birileri, nasıl şapşal göründüğümü bazen çok merak ediyorum.

Bazen tüm gürültüden herkesten uzaklaşmak istiyorum. Kendi mağarama kaçayim da kimse görmesin modu yani. Şöyle yanıma bir iki günlük nevalemi de aldım mı, kimse değmesin bana da, keyfime de.

Bazen de sokaklara akmak istiyorum; herkesle konuşmak istiyorum. Gürültünün kendisi olmak istiyorum. Kahkahamın gürültüsü olsun, adımlarımın gürültüsü olsun, mutluluğumun sesi olsun istiyorum. İstiyorum da istiyorum.


Bir tek ben miyim acaba böyle hisseden? Yok mu hiç içinizde böyle bir uçtan bir uca gidip gelen?

3 Haziran 2016 Cuma

Cevher

Görme engelliler için betimleme:
Fotoğrafta küçük not kağıdına el yazısı ile "Sen Altındansın
çöplükte bile değerini kaybetmezsin ki! yazılmış
Mastera başladığımdan bahsetmiştim daha önce. Geçen sürede derslere girdim, sınav ve final derken gözümde bir dev kadar büyüyen ilk dersimi bitirdim önce, sonra da sıra diğerlerini hallettim. Bu, bana pek çok açıdan çok iyi geldi. İnanılmaz korktuğum bir şeyin üzerine yel değirmenine saldıran Don Kişot misali yürüdüm. Yel değirmeninde öğütülmedim şükür. Tüm bunlardan öte, kendimi başarılı hissettim. En son ne zaman kendimi başarılı hissettiğimi unutmuştum. Bunu fark ettim.

Şöyle dışarıdan bakıldığında başarısız gibi durduğumu zannetmiyorum ama bilirsiniz ya işte; şöyle insanın göğsünün kabardığı, yalnızken düşündüğünde elinde olmadan gülümsediği ve kendine “Aferin” dediği başarıdan bahsediyorum ben. Ben nicedir böyle hissetmiyormuşum.

İşitme kaybım sosyal ya da iş hayatımda bana dezavantaj olmasın diye potansiyelimi zorluyorum. Gözlerim etrafı radar misali tarıyor, kelimeleri havada yakalamaya çalışıyorum anlamak için. Kelimeleri anlayınca, sağ olsun çok çalışan kafam devreye giriyor. Yorum yapıyorum, detaylıca düşünüyorum, karar veriyorum. Güçlü yönlerimi daha da güçlendirmeye çalışıyorum. Günlük hayatta bin bir güçlükle cebelleşiyorum. Bu güçlükleri ölçüyorum, biçiyorum, gramla tartıyorum, düşünüyorum, bazen üstesinden geliyorum; buraya yazıyorum da... yine de kendimi bir iş başarmış gibi hissetmiyormuşum işte.

Yel değirmenine saldırmak sanki içimdeki eski savaşçıyı ortaya çıkardı. Sanki yaş almamışım gibi, sanki bunu yapabildiysem diğer hayallerimi de yapabilecekmiş gibi hissettim. Bir de üzerine aklımın basmadığını düşündüğüm bir şeyi yaptığımı görünce yıllardır kapımı çalmayan “başarı” yanı başımdaymış gibi mutlu oldum.

Sonrasında da neden bu kadar zamandır böyle hissetmediğimi düşündüm. Genel olarak yaşadığımız hayata ve kültürümüze baktığımda hep olumsuz şeylerden konuşuyoruz ve hep eleştiriyoruz. Hiç bir şeyi beğenmiyoruz. Beğenmediğimizi bağıra bağıra söylüyoruz da sevdiğimiz şeyleri hep içimize atıyoruz. Kimseyi motive etmiyoruz, kimse de bizi motive etmiyor. Böyle olunca da insan takdir edilmediğini düşünüyor. Takdirin olmadığı yerde de başarı madalyası boynumuza asılmıyor.

İnsan başarısız hissedince potansiyelini ortaya çıkaramıyor. Motivasyon eksikliği insanı gerçekten olumsuz etkiliyor. Gün geliyor, öz güven tükeniyor, Sezen Aksu’nun deyimiyle “Bir mektup gibi buruşturulup fırlatılmış” ve işe yaramaz hissediyorsun.

Böyle hissettirenlere yapılacak ya da verilebilecek bir ceza yok. Belki kendimiz de eşimize, dostumuza, çocuğumuza ya da iş arkadaşımıza böyle hissettiriyoruz.  Ne yazık ki bu kişileri değiştirmek elimizde değil. Tek yapabileceğimiz düşüncemizi ve tavrımızı yani kendimizi değiştirmek. Tek yapabileceğimiz kendi kendimize inanmak, yılmamak ve kendimizi motive etmek. Başkasından duymak istediklerimizi, tam içimizde hissetmek...ve belki sonrasında da duyma ihtiyacı hissetmemek.

Çok eskidendi, kendimi işle ilgili olarak kötü hissettiğim bir dönemdi. O zamanlar henüz evli olmadığım eşim demişti ki bana “Sen altındansın, çöplükte bile olsan değerini yitirmezsin ki”...

Şimdi arada sırada kendimi hak ettiğim şeyleri bulamamış gibi hissettiğimde bu sözü düşünüyorum. Etrafım çöplük bile olsa gözlerimi kapadığımda içimdeki altının parladığını görüyorum. 

Hadi siz de kapatın gözlerinizi...Cevheriniz içinizde saklı; dikkatlice baktığınızda bulacaksınız durduğu yeri...

12 Mayıs 2016 Perşembe

DOĞAL ÇİÇEKLİ ÖZGÜR TAKSİ

Bazı şeyler yazılmak istiyor, bu yüzden de önüme çıkıyor. Geçen gün taksiye bindim. Yine A noktasından B noktasına çabucak ulaşmak istediğim bir zamandı. Sürekli bir telaş içindeyim; işlerin gerçekten çabuk halledilmesi gerektiğinden mi yoksa her şeye gereğinden fazla önem verdiğimden mi, akışa bırakamadığımdan mı bilmem...

Neyse acele ile bindiğim takside çantamı yerleştirdim, işleri güçleri düşünüyordum. Aklım vücudumun yanında değildi yine. Yine an’da değildim.

Derken birden şoförün sağ tarafındaki araba fanının üstünde üç tane küçük saksı gördüm. Ortadaki diğerlerinden biraz daha büyükçeydi, araba konsolunun tam orta yerinde minik bir sera vardı sanki. Gözlerime inanamadım önce, sonra saksıdaki fesleğen, nane ve minik beyaz gülleri fark ettim. O anda gerçekten kafamı meşgul eden sözde önemli şeyleri unuttum ve yaşadığım taksinin içinde tüm benliğim, aklım ve ruhumla yer aldım. Birden neşelendim.

Daha önce varlığını bile fark etmediğim taksi şoförüne sorular sormaya başladım. Saksıları taksiye tutturan aparatı kendisi yapmış. 3 yıl önce de bu çiçekler yayılsın daha çok insan kullansın diye internet sitesi açmış fakat hiç talep gelmemiş. Talep gelmediği için de üzgün görünüyordu.

Tunalı’dan Nenehatun caddesine gittiğim ve trafik de olmadığı için sohbetimiz uzun süremedi. Taksiden telaşla inecekken aklıma şoförün fotoğrafını çekmek geldi. Bana gülümserken bir yandan da “Yazmayı unutma “Doğal Çiçekli Özgür Taksi’yi” diye seslendi.
Aceleden kendisinin bilgilerini almamışım. Internetten aratayım derken bir blog da buldum kendisini http://minoshka.blogspot.com.tr de ...Bende eksik kalanları buradan tamamlarsınız artık...
Görme engelliler için betimleme:
Doğal Çiçekli Özgür Taksi şoförü Veysel Bey taksisinin içinde gülümsüyor,
hemen yanında arabanın konsolundaki üç küçük saksı var. Saksıdaki
çiçekler güneşe doğru, aracın camına doğru uzamış.


Taksiden mutlu indim. O çiçekler çölde bir vahaydı sanki. Günlük koşuşturmacanın içinde, benliğimizi başka yerlerde ararken, aslında her şeyin yanı başımızda, gözümüzün önünde olduğunu bir kez daha hatırladım. Ve şükrettim; beni bu taksiye bindiren tüm olaylar zincirine şükrettim. Ve şükrediyorum; işitme kaybım sayesinde yazmaya başladığım için şükrediyorum. Ve tekrar anlıyorum, hayatın ne kadar eşsiz güzellikte sürprizlerle dolu olduğunu...

12 Nisan 2016 Salı

Yılın o zamanı

Üzerinde el yazısı ile yazılmış
"Doğum gününde ne istersin? :)" sorusu
bulunan yapışkan not kağıdı
Bazen ilk adımı atmak, ilk sözcüğü yazmak çok zor geliyor. Yazı yazmadığım her gün, normalde insanı rahatsız etmeyecek minik bir yük biniyor üzerime. Bir gün, iki gün, bir hafta belki on gün çok rahatsız etmiyor bu yük, fakat araya haftalar girince çok huzursuz ve mutsuz oluyorum. Sanki böyle içi iltihaplı bir yaram var, gün geçtikçe şişiyor ama ben bir türlü o yarayı açıp içindekini dışarıya atamıyorum. Hah, gerçekten de böyle hissediyorum.

Bir de şimdi doğum günüm yaklaşıyor. Sanırım o yüzden de bir gariplik çöktü üzerime. Doğum günlerinde içlenenlerden misiniz acaba siz de? Ben öyleyim de.

Küçükken hem etrafta şimdiki kadar alınacak çok şey yoktu, hem de her istediğimiz alınmazdı paramız olsa da. Çocukluğunda İkinci Dünya Savaşı’nın etkisini hissetmiş, karneyle ekmek almış bir anneniz varsa; para, asla ihtiyaç dışı “fuzuli” şeylere harcanmayacaktır. Bir kenarda biriktirilecektir.

Hal böyleyken doğum günüm rahatlıkla bir şey isteyebildiğim bana özel tek zaman haline geldi.Bir ay öncesinde başlardım istediklerimi sıralamaya. Bir doğum günüm öncesinde hiç unutmam 12li Novacolor boya kalemi istemiştim. Şimdi 5 TL bile değil belki. Oğlumun milyonlarca boya kaleminden biri olacak kadar değersiz, kaybolsa farkına bile varmayacağımız kadar çok.

Neyse 12li boya kalemini çok istemiştim. Çünkü bana hemen almazlardı. Çünkü alışverişe yılda bir iki defa çıkılırdı. Ankara’ya gidilir, Yeni Karamürsel’de tüm gün geçirilirdi. O oyuncak katı ne kadar da güzeldi. Oyuncak çamaşır makinesi hatırlıyorum, hala gözümün önünde. Annem bana almamıştı. Yani o gün tabi alışveriş yapılmıştı işte ama, o makineye sıra gelmemişti. Öncelikli değildi. “Fuzuli masraf” olurdu onu almak. Hayatın çilesini çekmiş olan ebeveynlerim, o dönem için ellerinden geldiğinin en iyisini yaptılar, kendilerince hayata hazırladılar beni. Hiç bir zaman istediğime hemen sahip olamadığım hayatıma hazırladılar güzelce.

Doğum günlerim en azından istemek için fırsat verdi bana. Ben de doğum günü ayımı çok iyi değerlendirdim bu açıdan.

Derken yıllar geçti, yaşım ilerledi. Doğum günü ayımda bir şey istemez oldum. Olgunlaşmış mıydım, yoksa istemek için çok mu büyümüştüm? Yok, hiç sanmıyorum. Yani aslında hep istedim de, seslendirmedim, içimden istedim. İçimden kafamda planladığım sürprizleri (!) istedim, içimden çiçekler istedim, içimden dünya turuna bilet istedim, içimden hiç gitmediğim yerlere alınmış uçak biletleri istedim. İçimden küs olduklarımdan, uzun süredir görüşmediklerimden bir “İyi ki doğdun” mesajı istedim.


Kırk yaşına bir kala, yine doğum günü melankolisindeyim. Biliyorum geçecek, bir süre sonra yine normale döneceğim. Ama yılın o zamanı geldi işte. Bir türlü büyümeyen kız çocuğunun suratını asıp, bir kenarda içlendiği zaman geldi yine.

18 Mart 2016 Cuma

Bütün


Çok mutsuzum, ama çok. Mutsuzum, umutsuzum, üzgünüm, içimde yangın var. Günlerdir aklım başımda değil, ne yapacağını bilmez bir halde, değişmiş rotamda gidip geliyorum. Rotam değişti çünkü işe gelirken son iki patlamanın olduğu yerden geçiyordum eskiden. O güzel insanlar yaşarken.

O günden sonra metroya binemiyorum, meydana hiç gitmedim. Oraya gidecek yürek yok bende. Oradaki insan parçalarının üzerine basacak yürek yok bende.

Kendimi ipleri başkasının elinde kukla gibi hissediyorum. Elim, kolum, başım birbirinden ve benden habersiz hareket ediyor.Başım bir önüme düşüyor sonra birden yukarı kalkıyor, omuzlarım da. Ne yaptığını bilmez bir haldeyim. Aklım başıma bir türlü gelmiyor.

Bir yanım diyor ki tekrar nasıl nefes alacak o kaybettiğimiz insanların sevenleri...Artık hiç bir şey aynı olmayacak onlar için. Diğer tarafım da diyor ki inadına devam etmelisin, inadına. Ama devam edecek hal mi kalıyor insanda?

Bunlar yetmezmiş gibi ihbar üstüne ihbar yağıyor. Güvenmeyeyim desen bir türlü, dikkat edeyim desen başka türlü...

Kızılay'daki işime gitmemek için hasta oluyorum. Ya da sadece ıslak saçla dışarı çıktığım için sinüzit oluyorum. Bilmiyorum ki.

Çocuğumla oynarken unutuyorum her şeyi; o anda kalıyorum hatta gülümseyip gülüyorum da. Ama sonra oğlunu koklayan baba geliyor aklıma, gözlerim yine doluyor, aklım başka yere gidiyor işte.

Kızıyorum duyarsız yabancı iş arkadaşlarıma insan bir geçmiş olsun der diyorum. Dudağımı büküyorum. İnanılmaz alınıyorum. Sonra diyorum ki mantıklı ol, böyle şeyleri insanlardan beklememeyi öğrenmiş olman lazımdı çoktan. Ama olmuyor alınıyorum işte. İçleniyorum, içimden bileyleniyorum onlara karşı.

Yurtdışında yaşayanlara öykünüyorum, sonra kızıyorum, sonra onları kıskandığım için kızdığımı anlayıp tekrar kızıyorum kendime, o insanların kabahati ne diye. Rüyamda kaçış planları yapıyorum ama bir türlü kaçamıyorum. Seviyorum ki ben burayı, nasıl bırakırım bir anda?

Öfkeleniyorum ama öfkemi kimseye yöneltemiyorum. Herkes mutsuz, herkes kırgın. Açıp İnstagramı şöyle güzel hayat yaşayanlara sövüp sayayım diyorum. Sonra diyorum ki kendime “Bu iş böyle çözülmez ki. Bizi bu günlere getiren de bu yargılama değil mi?” Kalıyorum öfke topum kucağımda. Atamıyorum hiç bir yere, zarar vermesin diye.

Bir şeyler yapmak lazım, bir şeyler diyorum. Unutmayalım, alışmayalım, kanıksamayalım diye. Aklıma fikirler geliyor ama kafam öyle dağınık ki planlayamıyorum. Kaybettiklerimiz hiç aklımızdan çıkmasın istiyorum. Yakınları yalnız kalmasın istiyorum. İstiyorum da ne yapmalı bilmiyorum.Yani biliyorum da nasıl yaparım onu bulamıyorum.

Sevmeli diyorum. Aslında herkes arada siyasetçi olmadan, politika konuşmadan, para pul peşine düşmeden ne güzel anlaşırdı diyorum. Yoksa bizim birbirimiz ile ne derdimiz var ki?

Hepimiz çocuklar gibi olsak diyorum “Bak bu kardeşin, haydi el ele tutuşup oynayın” dese birileri bize, biz de birlikte oynasak mutlu mesut. Oynamamak için bir sebep yok ki aslında diyorum.


Her bombanın ardından bir yazı yazdım. Ama sonuncusu çok ağır geldi, çok. O kadar ağır geldi ki altında kalan parçalarımı bir türlü toplayamıyorum. Nasıl tekrar bir bütün olacağımı hiç bilemiyorum...

20 Şubat 2016 Cumartesi

Hologram

Geçen hafta oğlumla güzel bir etkinlik yaptık. YouTube’daki akıllı telefonlar için hologram videolarını üç boyutlu hale getiren basit düzeneği evde yaptık. Sonra da şaşkınlıkla telefon ekranındaki videonun yükselip, dikleşip havada yer almasını, telefona dikey bir şekilde hareket etmesini seyrettik. Sanki videodaki görüntü hayat bulmuş, ayağa kalkmış, var olmuş gibiydi.

Geçen hafta olanlar bundan ibaret değildi tabi ki. Ankara’da yaşayanlar, Türkiye’de yaşayanlar bu topraklarda yaşamanın bedelini ödedi yine. Bu seferki patlamada 28 canımız gitti ama hepimizin canı yandı.Yine.

Patlamanın olduğu yer bir gün trafiğe kapalı kaldı. Sonra açıldı. Sabah akşam gece gündüz trafik oradan akmaya başladı. Yine. Aynı Ankara garının önünde aktığı gibi.

Biz şimdi Ankaralılar patlamaların olduğu yerlerden gidiyoruz- geliyoruz ve geri gidiyoruz. Kendi hayatlarımızda eskisi kadar mutlu olmasa da yaşıyoruz. Günlük alışkanlıklarımızı ve görevlerimizi gerçekleştiriyoruz. Hala nefes aldığımıza önce şükredip, sonra da şükrettiğimiz için vicdan azabı hissediyoruz yitip gidenlerden, sakat kalanlardan, sevdiklerinin acısı nefes almasını engelleyenlerden utanarak. Olan biten bundan ibaret buralarda.

Şöyle yukarılardan çok tepelerden baktığımızda karınca misali hayatlarımıza bizlerin de o hologram videolarından farkımız yok aslında. Eti, budu, canı, kanı olmayan birer görüntüyüz. Bir alet var onu görüntünün üzerine koyuyorlar ve var mış gibi oluyoruz, canlıymış gibi oluyoruz. Sanki görüntümüz hayat bulmuş gibi oluyoruz. O prizmaya yandan bakınca ne de güzel görünüyoruz.

Sonra bazı olaylar vuku buluyor işte. Görüntüyü üç boyutlu hale getiren alet aradan kalkıyor. Yok oluyoruz. Bir bakıyoruz ki izimiz yok, nefesimiz yok, sıcaklığımız yok, hiç bir şey yok. O kadar yokuz ki; yokluk bile yok.


Oğlumla etkinlik yapmaya çalışıyorum. Hayatlarımız normalmiş gibi yapıyorum. Oğlumun geleceği için endişelenmiyormuş gibi hayal kuruyorum. İçinde yaşadığımız oyun yokmuş gibi davranıyorum. Bir prizma yapıyorum elimle, video görüntüsünün üzerine koyuyorum. Aaa diyorum bak ne güzel hologram oldu, sanki gerçekmiş gibi diyorum...


4 Şubat 2016 Perşembe

YÜZ

Fotoğraf betimleme: 2 yaşımdayken çekilmiş
renksiz vesikalık fotoğrafım. Kameranın sağındaki bir şeye bakıyorum.
Ağzım sanki bir şey söylüyormuş gibi hafif açık. Minik yakası ve ön
kısmında çiçekleri olan bir kıyafet giymişim.
İşitme kaybım benim küçük, minik, sıradan hayatımın en zorlu konusu oldu. Bunun için şükrediyorum. Baş etmesi daha zorlu olan başka konular da çıkabilirdi bana piyango torbasından. Şansıma bu denk geldi. Şansıma çıkan numarayı evirip çevirdim elimde önce. Beğenmedim, kabullenmedim, çektiğim torbaya geri atmak istedim ama torbanın ağzını kapatmışlardı. Sonra küfrettim gelen numaraya, onu yok saydım, elimden atmaya çalıştım fakat numaranın olduğu top elime adeta yapıştı. En sonunda ise onun varlığını kabullendim ve onunla ilgili bir şeyler yapmaya karar verdim.

Az gittim uz gittim, düşündüm taşındım, durakladım da nefeslendim azcık. Sonrasında da yazmaya başladım. Elime kuvvet, yazdıkça yüküm hafifledi. Yazdıkça iyi geldi. Yazdıkça güzel şeyler duydum. Güzel şeyler duydukça daha çok yazasım geldi. Tüm bunların üzerine de yazılarım sayesinde yeni insanlarla tanışıp iki kelime sohbet ettim ya; yazmanın en keyifli yanı da bu oldu.

Bu, benim yüzüncü yazım. Her zaman yaratıcı fikirleri olan ama bu fikirlerini büyütemeyen ben, tam yüz tane yazı yazdım. Ben devam ettim. Ben durmadım. Kendime karşı olan önyargımı yıktım. Kendimi, kendime ispatladım.

Bütün bu yazıları yazarken en gizli anılarımı, en samimi hislerimi paylaştım da kimseye yüzümü göstermedim. Hala da biraz utangacım bu konuda. Ama ilerlemek adım adım olur değil mi? Ben de adım adım göstereyim dedim size kendi yüzümü. Size yüzümü, yüzüncü yazımda göstermeyi planladım.

Fotoğraftaki kız çocuğu benim işte. Geri kalan diğer her şeyi yazdıklarımdan biliyorsunuz zaten...


Yüzümün göründüğü ilk fotoğrafım ve yüzüncü yazım kutlu olsun. Daha nice yüzlerim olsun paylaşacak...

2 Şubat 2016 Salı

Az ve Öz Duyup Çok Hissedenler Derneği

Fotoğraf betimleme: El yazısı ile "Az ama Öz Duyup Çok Hissedenler Derneği!"
yazılmış defter sayfasından bir kesit
Geçenlerde bankadaki işlerimi hallediyordum ki bizim kızlardan gelen Whatsapp mesajını gördüm. Blogumla ilgili bir şeylerden bahsediyorlardı. A. bana dedi ki ben bir sivil toplum kuruluşunda çalışmak istiyorum, hadi sen kur da çalışayım...Adı da “Az ve Öz Duyup Çok Hissedenler Derneği” olsun.

Bankanın ortasında kahkalarla gülmeye başladım. Gerçekten az duyuyorum ama iyi dinleyerek öz duymuş oluyorum, bir de tabi ki çok çok hissediyorum.

Arkadaşımın sözüne uyarak şimdi hemen bir dernek kuruyorum işte, üye olmak için gerekli özellikleri buraya yazıyorum:
  • Az ya çok belki de hiç duymayabilirsin, ama iyi bir dinleyici olmalısın
  • Duyarlı olmalısın
  • Fesatlıkla işin olmamalı
  • “İyi insan” olmalısın, bundan da utanmamalısın
  • “Garip” ya da “anormal” ya da “deli” olabilirsin, hatta bunlar iyi bile olabilir dernek için
  • Dalgacı olmak tercih sebebidir ama mutlaka sorumluluk sahibi olmalısın
  • Kafan çalışmalı mutlak
  • Diyecek sözün olmalı

Derneği kurup da tüzüğünü unutmak olur mu, tüzüğü de böyle yazıp huzurlarınızdan çekileyim:

İşbu dernek bir şekilde işitme ile ilgili yarası olanların gocunacağı bir dernektir. İşitme kaybından muzdaripler ya da onların sevenleri ya da onlardan etkilenenlerin toplanıp okey oynayacakları bir dernek olabilir. Kumara karşı olsak da bir çay ısmarlamasına kağıt oynanabilir. Bol bol sohbet edilebilir. Aynı soru elli bin defa sorulabilir. Yanıtı elbet herhangi bir tekrarda anlaşılacaktır. Soruların sıklığı ile cevapların yanlış anlaşılmasından derneğimiz sorumlu tutulamaz. Derneğe dışardan yiyecek içecek getirmek serbesttir ama dedikodu içeri giremez. Dernekte hep güzel şeyler konuşulur. Dertlerden dem vurulur amma daha ziyade çözümü üzerinde durulur. Yüzlerin ve gönüllerin şen olması mutlaktır. Dışarıdan kahkaların duyulması serbesttir. İçeriye girmek isteyenlerin kapıyı kuvvetlice çalmaları bir gerekliliktir. Kapı çalışını duyurabilen içeriye girmeye hak kazanır. Derneğin aidatı farkındalık ile ödenir. Gönül borcu daimdir, her kim ki işitme kaybıyla ilgili farkındalık kazanır ve kazandırır, işte o zaman borçlar kapanır...


27 Ocak 2016 Çarşamba

Harika hayat

Fotoğraf betimleme: Kare not kağıdının üzerine el yazısı ile
Harika Hayat :) yazılmış
Bugün uzaktan bir tanıdığımın cenazesine gittim. Ne kadar uzaktan olsa da cenazeler insanı etkiliyor. Hiç bir şeyin anlamı yok gibi geliyor. Sonra bir de öğreniyorum ki ilk gençliğimin en sevdiğim şarkılarından Wonderful Life’a ses veren Colin Vearncombe (Black) hayatını kaybetmiş.

İçimde bir şey tam anlamıyla cızz ediyor. 13-14 yaşındaki hallerim gözümün önüne geliyor. İngilizceyi yeni öğrenmenin hevesiyle her şarkıyı ezbelerlemeye çalıştığım günler. Doyasıya müzik dinlediğim günler. İnternetsiz olduğumuz, şarkı sözlerini bile binbir güçlükle bulduğumuz günler. Haftalık harçlığımdan biriktirip kaset aldığım günler. Walkmanli günler. İsrarlarımın sonunda eve kocaman hoparlörlü kocaman müzik setini zor aldırdığım günler. CD çaları çok istesem de aldıramadığım günler. Vatkalı gömlek giydiğim günler. Bir şekilde hep yalnız hissettiğim günler. Dostlarım ile günde 8 saat görüşebildiğim üzerine 2 saat de telefonda konuştuğum günler. Kendime hiç güvenmediğim günler. Kendimi çok çirkin zannettiğim günler. Basketbol oynamaya çalıştığım günler. Basketbolu beceremediğime karar verip takımı bıraktığım günler. Kapşonlu sweatshirtü okul eteğinin üzerine giydiğim, ellerimi kollarının içine sakladığım günler. Spor çorap ve spor ayakkabıyı okul eteğinin altında giydiğim günler. Etrafımdaki herkesi çok büyüttüğüm kendimi çok küçümsediğim günler. Kendi değerimi hiç anlamadığım günler. Platonik olarak aşık olduğum günler. Uzaktan bakarak çocukca sevdiğim günler.Sürekli grip olduğum günler. Grip yüzünden sürekli gözlerimin aktığı ve adımın “Ağlayan kızım”a çıktığı günler. Kaşlarımın iki parmak kalınlığında olduğu günler. Deli gibi ders çalıştığım günler. Cumartesi dışarı çıkmak için annemle kavga ettiğim günler. Dışarı çıkıp dans ettiğim günler. Daha reşit olmadan içkili parti düzenlediğimiz günler. İçkili partimizi öğrenip kalp krizi geçirmemeyi başaran Kıvırcık Boncuk’u daha da bir sevdiğimiz günler. Partimizden kazandığımız para ile Tiffany Tomato’dan kapkalın kazaklar aldığımız günler. Gençlik kamplarına gittiğimiz günler. Deli gibi eğlendiğimiz günler. Deli gibi dans ettiğimiz günler. Mayflower’a gidip ortalığı kavurduğumuz günler. Barlar sokağına girmeye cesaret ettiğimiz günler. 18 kişi aynı odaya bavulları koyup kokudan odada duramadığımız günler. Karaokeye gidip korkunç seslerimize ragmen güzelliğimiz, enerjimiz ve danslarımızla en çok alkışı aldığımız günler.

Öğrendiğimiz şarkı sözlerini bağıra bağıra bet sesimizle söylediğimiz ve öylesine mutlu olduğumuz, henüz büyümediğimiz günler.

“Harika hayat” ı yaşadığımız günler...


Toprağın bol olsun Black. Senin hayatın da harikaydı bence, kaç kişiye nasip olur ki ardından güzel şeyler bırakmak...


19 Ocak 2016 Salı

Unutma...

Fotoğraf betimleme: Üstü kısmında Good Luck yazısı
ve alt kısmında uğur böcekleri basılı bir not kağıdına, el yazısı ile
yazılmış Unutma... kelimesi
Pazar günü Alzheimer olan teyzemi ziyarete gittik. O gün bir kaç soruyu, cevabını hiç duymamış gibi tekrar tekrar sorması dışında çok iyiydi. Bizleri gördüğüne de çok mutlu oldu. Annemle uzun uzun sohbet ettiler, eski anıların iki tanığı o zamanları anlatırken birbirlerine de şahitlik ettiler.

Teyzemle geçirdiğimiz günün sonunda unutma konusunu düşündüm. Bir insan nasıl oluyordu da eski anılarını pürüzsüz bir şekilde hatırlarken, bir kaç dakika öncesini unutuyordu. Ya da insan şimdiki zamanda olduğunu nasıl unutup kişileri ve yerleri karıştırıyordu. Bir bakıma zamanda yolculuk gibiydi Alzheimer. Zamanlar arasında geçiş yaparken arada insanların rolleri ve yerleri de kayıyordu. Kızı ablası oluyordu bazen, bazen de kendini başka bir mekanda zannediyordu.

İster istemez insan benim başıma da gelir mi diye düşünüyor. Özellikle işitme kaybınız varsa ve bunama ile işitme kaybı arasındaki ilişki bilim adamlarınca kanıtlandıysa...Öncelikle araştırmadan bahsedeyim diyorum, hatta noktasına virgülüne dokunmadan 2011 yılında yayınlanmış haberi kopyalayım şuracığa:

Amerikan "Archives of Neurology" dergisinde yayımlanan araştırmaya, araştırma başladığında bunama şikayeti olmayan 36-90 yaşında 639 kişi katıldı.
Bilimadamları, 1990-1994 arasında beyin işlevi ve işitme becerilerini değerlendirmek için katılımcıları testlere tabi tuttu.

Alzheimer ve bunama hastalığından şikayet edip etmediklerini belirlemek için katılımcılar Mayıs 2008'e kadar da izlendi.

125 kişide hafif, 53 kişide orta derecede işitme kaybı belirlenirken, 6 kişinin işitme duyusunu kaybettiği gözlendi. 58 vakada bunama, bunlardan 37'sinde Alzheimer hastalığı saptandı.
60 yaş ve üstündeki kişilerde işitme kaybı ile bunama riskinin yüzde 36,4 artması arasında bağlantı olduğunu belirten bilimadamları, Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin de her 10 desibellik işitme kaybında yüzde 20 arttığını vurguladılar.

Araştırmaya imza atan bilimadamları, işitme kaybı ve bunama arasındaki bağlantının beyin işlevindeki bozulmadan veya toplumdan soyutlanmadan ya da her ikisinden kaynaklanıyor olabileceğine dikkati çektiler.

İşin can sıkıcı kısmı ise işitme cihazı kullanımının bunama riskini azalttığına dair kesin bir bulgu olmaması, çünkü konu kulakla değil daha ziyade beyinin çalışması ile ilgili. Beyin sesleri kelimelere dönüştürmek ile o kadar çok uğraşıyor ki bellekteki diğer bilgileri işlemlemeye sıra gelmiyor.

Hal böyle iken insanı bir de gelecek endişesi sarıyor tabi. Yine de bu bilgiye sahip olmak önemli. Bunamayı önlemek için önerilen fiziksel ve zihinsel bazı aktiviteler var. Sürekli okumanın, sudoku gibi beyni çalıştıran bulmacalar çözmenin, sağlıklı beslenmenin, yoga, tai chi gibi yaşlıların da yapabileceği aktivitelerin, sosyal hayattan kopmamanın bunamayı önlemede yardımcı olduğu söyleniyor. Bize de e bir zahmet bu önlemleri almak düşüyor.


İşitme kaybı ve bunama endişelerimi bir kenara bırakıp teyzemin mutlu olduğu ve bunu bir çocuk neşesiyle ifade ettiği anlara dönüyorum. O anlara bakınca onun hastalığına inanmak gelmiyor içimden.  İnsanın mutlu olduğu anları unutabileceğini hiç zannetmiyorum. İşte ben de mutlu anlarımı çoğaltırsam, ilerde unutacak bir şey de kalmaz değil mi? O zaman mutlu anılara sahip insanlar da hiç ama hiç bunamaz değil mi?

8 Ocak 2016 Cuma

Mozart in the jungle

Fotoğraf betimlemesi: Fotoğrafta gözlerini kapamış bir orkestra şefi elinde bageti ile konseri yönetirken büst şeklinde yer alıyor. Bunun altında ise Mozart In the jungle, Sex, Drugs and Classical Music yazmakta. En altta ise gece karanlığında New York'un silüeti bulunuyor.


Pek televizyon seyredecek vaktim olmuyor. İşten eve geldikten sonra oğlumun uyku saatine kadar zaman ödevler ve oyunlar ile geçiyor. Anca 10 gibi oturabiliyorum, son günlerde günde 8 saat uyumalıyım diye karar verdiğimden, kendime ayıracak sadece bir saat kalıyor. Bu bir saati de en iyi şekilde kullanmaya çalışıyorum. Eşimle ya da kıvırcık boncuk ile sohbet ederek ya da kısa süreli yabancı dizileri izleyerek.

Son zamanlarda en beğendiğim dizi “Mozart in the jungle”. Klasik müzik hep ilgimi çekerdi, çok düşkünü değildim ama ona hep saygı duydum. Onu anlayanlardan olmak istedim. Çok sevdiğim oyunculardan Gael Garcia Bernal’i de baş rolde görünce, bu dizi kalitesiz bir şey olamaz dedim. “Motorsiklet Günlüğü” ve “Kötü Eğitim” gibi muhteşem filmlerin müthiş oyuncusunu gördüğüm anda bunun benim favori dizim olduğunu anladım.

Açıkçası dizinin adından dolayı biraz şüpheli yaklaştım önce. Başta acaba müziği duyabilir miyim diye çekindim fakat anladım ki son dönem televizyonların ses dağıtımı ve kalitesi eski televizyonlar gibi değil. Belki de genelleme yapmamalıyım: Bizim evimizdeki yeni ve küçük televizyonun sesi, eski televizyonumuzdan çok çok daha iyi duyuluyor :) Sonuç olarak dizinin ve müziğinin keyfine varabildim.

Dizinin baş karakteri olan Maestro’nun orkestrayı yönetim biçimi aslında iş hayatında da örnek alınabilecek cinsten...Dizi sayesinde yaratıcılık, deha, yetenek ve yöneticilik ile ilgili olarak pek çok mekanizma harekete geçti beynimde. Yarım saatlik dizi düşüncelerimde çok daha uzun süre yer almaya başladı.
En çok da maestro ve asistanı arasında geçen şu replik beni etkiledi:
Maestro: ....görevini tamamladın mı Hailey?
Hailey: Keşfettim ve deneyim kazandım. Biraz da ilham bulmuş olabilirim.
Maestro: Hailey , bu çok güzel. Demek ki buna değmiş.


Her gün onbinlercesaniyeyüzlercedakikada milyonlarca şey yaşıyoruz. Her şey akıyor, akıyor, akıyor. Bazen bizimle, bazen ise bizden hızlı bir şekilde akıyor. Bazen iki elimize dur işareti yaparak zamanı durdurabildiğimizde; bazen gerçekten başımızı iki elimizin arasına alıp düşünebildiğimizde ne olduğunu ve neden olduğunu; işte o zaman gerçek mutluluk görmek değil midir keşfettiğimizi- deneyim kazandığımızı hatta ilham aldığımızı? İşte o zaman her şey su kadar berrak değil midir? İşte o zaman her şey buna değmiş değil midir? Tüm yaşananlar, geçip gidenler ya da kalanlar...


Değmişse ne güzel. Değdiğini düşünenlerdenseniz ne mutlu size.

5 Ocak 2016 Salı

Amaan neyse

Facebook sağ olsun, eski arkadaşlarımızın ne yaptığını ondan öğrenmeye başladığımızdan bu yana telefon sohbetleri git gide azaldı. Üzerine bir de Whatsapp gelince telefon etmeyi iyice unuttuk. Hoş, bu iş benim gibi işitme sorunu yaşayanlara ilaç gibi gelse de telefonun, özellikle de yüz yüze görüşmenin yerini hiç bir şey tutmuyor.

Bugün üniversiteden bir arkadaşımla telefonda konuştum. Üniversitedeyken çok yakın arkadaş değildik ama mezun olduktan sonra beni yılda en az bir defa aramaya başladı, biz de bu şekilde haberleşir olduk.

Bahsettiğim arkadaşımın ayağından bir ameliyat geçirdiğini öğrendim. O beni her yıl arar ya; ben de “Facebook’tan geçmiş olsun diyeceğime bir telefon edeyim” dedim. Tam 23 dakika konuşmuşuz. Üniversitede toplamda bu kadar konuşmuş muyduk gerçekten bilmiyorum. Çoluk çocuktan bahsederken konu üniversitenin ilk yıllarına geldi. Benim kabus olarak hatırladığım o ilk yıla...Yetenek sınavıyla öğrenci alınan bir bölümün, üniversite sınavıyla alınan, hem de azımsanmayacak yükseklikte puanla alınan ilk öğrencilerindenim. O yıl yetenek sınavıyla gelip hazırlık okuyan sınıf arkadaşlarımıza ve hazırlığı atlayan bizlerin yeteneksiz olduğumuza inanan hocalarımıza kendimizi anlatmaya çalışarak geçti.  Çok zor bir yıldı. Tüm eğitim sürem boyunca sonucu net olan problemler sorulmuştu bana, üniversitede ise sorulan problemlerin sınıftaki öğrenci sayısı kadar çözümü vardı. Lisede aldığım sert kuralları ve zamanlaması olan eğitimden oldukça farklıydı. Sınıf bile yoktu, stüdyomuz vardı. Stüdyo derslerinde arayı hoca vermiyor, biz istediğimiz zaman kantine gidebiliyorduk. Hoca stüdyodayken kimseye sormadan dışarı çıkabiliyorduk! Arkadaşlarımızla ve hocalarımızla konuşmak ve tartışmak serbestti. Ve bu durum, sınırlara alışkın zihnime çok tersti.

Tüm bu değişikliklerin üzerine, bir de benim üzerime oldukça fazla gelen bir hocam vardı. İlk yıl sağ olsun sınıfta başka kimse yokmuş gibi benimle uğraştı. O zamanki halimi nasıl anlatayım; 18 yaşındayken çok daha hassas ve güvensizdim. Biraz “titrek”tim. Titrek dememin sebebi üflenince bile o nefesin etkisinden çabuk kurtulamamamdı. Eğer o yılı atlatıp bölümümde kaldıysam tek sebebi kesinlikle inatçılığım oldu. Hoca benimle uğraştıkça inat ettim. İnadına devam ettim.

O yıl sınıfta oluşan hava, bende aslında çok da yetenekli olmadığım kanaatini uyandırdı. Eğitimin kalan 3 yılını bu kanaatime rağmen sınıfta kalmadan, ortalama öğrenci notlarıyla geçirdim. Düşünüyorum da, o zaman şimdiki bilincim olsaydı, potansiyelimi daha fazla ortaya çıkarıp kendimi daha iyi ifade edebilirdim. En başta da o hocanın bana yaptığı yıldırmaya pabuç bırakmazdım.

Ahhh ah, bir telefon derken ne derin konulara girdim. Düşünceler ve anılar, zamandan bağımsız ve zamanın üzerinde hareket ediyor. Yazıyı tekrar okuyup şöyle bir bakınca görüyorum ki, bir telefon görüşmesi beni yıllar, yıllar öncesine götürmüş. İşitme cihazım ve ona bağlı aygıt sayesinde yapabildiğim telefon konuşması sayesinde tamamen iyi duyduğum o yıllara yolculuk etmişim.  Aslında her şey aynı kalmış ama aynı zamanda o kadar farklılaşmış ki: Yazıyı yazarken 18 yaşıma dönmüşüm ama bir yandan ruhum ve dimağım o zamandan bu zamana bambaşka bir hale bürünmüş.


Amaaan neyse, sonuçta iyi ki yaşanan her şey yaşanmış da bu günlere gelmişim. Bu günlere gelip de bu satırları yazmışım...

Fotoğraf: Çİzilen düşünce balonunun içine Amaan, neyse yazılmış.
Düşünce balonu bir gülen surata ait olarak çizilmiş.
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu