27 Ocak 2016 Çarşamba

Harika hayat

Fotoğraf betimleme: Kare not kağıdının üzerine el yazısı ile
Harika Hayat :) yazılmış
Bugün uzaktan bir tanıdığımın cenazesine gittim. Ne kadar uzaktan olsa da cenazeler insanı etkiliyor. Hiç bir şeyin anlamı yok gibi geliyor. Sonra bir de öğreniyorum ki ilk gençliğimin en sevdiğim şarkılarından Wonderful Life’a ses veren Colin Vearncombe (Black) hayatını kaybetmiş.

İçimde bir şey tam anlamıyla cızz ediyor. 13-14 yaşındaki hallerim gözümün önüne geliyor. İngilizceyi yeni öğrenmenin hevesiyle her şarkıyı ezbelerlemeye çalıştığım günler. Doyasıya müzik dinlediğim günler. İnternetsiz olduğumuz, şarkı sözlerini bile binbir güçlükle bulduğumuz günler. Haftalık harçlığımdan biriktirip kaset aldığım günler. Walkmanli günler. İsrarlarımın sonunda eve kocaman hoparlörlü kocaman müzik setini zor aldırdığım günler. CD çaları çok istesem de aldıramadığım günler. Vatkalı gömlek giydiğim günler. Bir şekilde hep yalnız hissettiğim günler. Dostlarım ile günde 8 saat görüşebildiğim üzerine 2 saat de telefonda konuştuğum günler. Kendime hiç güvenmediğim günler. Kendimi çok çirkin zannettiğim günler. Basketbol oynamaya çalıştığım günler. Basketbolu beceremediğime karar verip takımı bıraktığım günler. Kapşonlu sweatshirtü okul eteğinin üzerine giydiğim, ellerimi kollarının içine sakladığım günler. Spor çorap ve spor ayakkabıyı okul eteğinin altında giydiğim günler. Etrafımdaki herkesi çok büyüttüğüm kendimi çok küçümsediğim günler. Kendi değerimi hiç anlamadığım günler. Platonik olarak aşık olduğum günler. Uzaktan bakarak çocukca sevdiğim günler.Sürekli grip olduğum günler. Grip yüzünden sürekli gözlerimin aktığı ve adımın “Ağlayan kızım”a çıktığı günler. Kaşlarımın iki parmak kalınlığında olduğu günler. Deli gibi ders çalıştığım günler. Cumartesi dışarı çıkmak için annemle kavga ettiğim günler. Dışarı çıkıp dans ettiğim günler. Daha reşit olmadan içkili parti düzenlediğimiz günler. İçkili partimizi öğrenip kalp krizi geçirmemeyi başaran Kıvırcık Boncuk’u daha da bir sevdiğimiz günler. Partimizden kazandığımız para ile Tiffany Tomato’dan kapkalın kazaklar aldığımız günler. Gençlik kamplarına gittiğimiz günler. Deli gibi eğlendiğimiz günler. Deli gibi dans ettiğimiz günler. Mayflower’a gidip ortalığı kavurduğumuz günler. Barlar sokağına girmeye cesaret ettiğimiz günler. 18 kişi aynı odaya bavulları koyup kokudan odada duramadığımız günler. Karaokeye gidip korkunç seslerimize ragmen güzelliğimiz, enerjimiz ve danslarımızla en çok alkışı aldığımız günler.

Öğrendiğimiz şarkı sözlerini bağıra bağıra bet sesimizle söylediğimiz ve öylesine mutlu olduğumuz, henüz büyümediğimiz günler.

“Harika hayat” ı yaşadığımız günler...


Toprağın bol olsun Black. Senin hayatın da harikaydı bence, kaç kişiye nasip olur ki ardından güzel şeyler bırakmak...


19 Ocak 2016 Salı

Unutma...

Fotoğraf betimleme: Üstü kısmında Good Luck yazısı
ve alt kısmında uğur böcekleri basılı bir not kağıdına, el yazısı ile
yazılmış Unutma... kelimesi
Pazar günü Alzheimer olan teyzemi ziyarete gittik. O gün bir kaç soruyu, cevabını hiç duymamış gibi tekrar tekrar sorması dışında çok iyiydi. Bizleri gördüğüne de çok mutlu oldu. Annemle uzun uzun sohbet ettiler, eski anıların iki tanığı o zamanları anlatırken birbirlerine de şahitlik ettiler.

Teyzemle geçirdiğimiz günün sonunda unutma konusunu düşündüm. Bir insan nasıl oluyordu da eski anılarını pürüzsüz bir şekilde hatırlarken, bir kaç dakika öncesini unutuyordu. Ya da insan şimdiki zamanda olduğunu nasıl unutup kişileri ve yerleri karıştırıyordu. Bir bakıma zamanda yolculuk gibiydi Alzheimer. Zamanlar arasında geçiş yaparken arada insanların rolleri ve yerleri de kayıyordu. Kızı ablası oluyordu bazen, bazen de kendini başka bir mekanda zannediyordu.

İster istemez insan benim başıma da gelir mi diye düşünüyor. Özellikle işitme kaybınız varsa ve bunama ile işitme kaybı arasındaki ilişki bilim adamlarınca kanıtlandıysa...Öncelikle araştırmadan bahsedeyim diyorum, hatta noktasına virgülüne dokunmadan 2011 yılında yayınlanmış haberi kopyalayım şuracığa:

Amerikan "Archives of Neurology" dergisinde yayımlanan araştırmaya, araştırma başladığında bunama şikayeti olmayan 36-90 yaşında 639 kişi katıldı.
Bilimadamları, 1990-1994 arasında beyin işlevi ve işitme becerilerini değerlendirmek için katılımcıları testlere tabi tuttu.

Alzheimer ve bunama hastalığından şikayet edip etmediklerini belirlemek için katılımcılar Mayıs 2008'e kadar da izlendi.

125 kişide hafif, 53 kişide orta derecede işitme kaybı belirlenirken, 6 kişinin işitme duyusunu kaybettiği gözlendi. 58 vakada bunama, bunlardan 37'sinde Alzheimer hastalığı saptandı.
60 yaş ve üstündeki kişilerde işitme kaybı ile bunama riskinin yüzde 36,4 artması arasında bağlantı olduğunu belirten bilimadamları, Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin de her 10 desibellik işitme kaybında yüzde 20 arttığını vurguladılar.

Araştırmaya imza atan bilimadamları, işitme kaybı ve bunama arasındaki bağlantının beyin işlevindeki bozulmadan veya toplumdan soyutlanmadan ya da her ikisinden kaynaklanıyor olabileceğine dikkati çektiler.

İşin can sıkıcı kısmı ise işitme cihazı kullanımının bunama riskini azalttığına dair kesin bir bulgu olmaması, çünkü konu kulakla değil daha ziyade beyinin çalışması ile ilgili. Beyin sesleri kelimelere dönüştürmek ile o kadar çok uğraşıyor ki bellekteki diğer bilgileri işlemlemeye sıra gelmiyor.

Hal böyle iken insanı bir de gelecek endişesi sarıyor tabi. Yine de bu bilgiye sahip olmak önemli. Bunamayı önlemek için önerilen fiziksel ve zihinsel bazı aktiviteler var. Sürekli okumanın, sudoku gibi beyni çalıştıran bulmacalar çözmenin, sağlıklı beslenmenin, yoga, tai chi gibi yaşlıların da yapabileceği aktivitelerin, sosyal hayattan kopmamanın bunamayı önlemede yardımcı olduğu söyleniyor. Bize de e bir zahmet bu önlemleri almak düşüyor.


İşitme kaybı ve bunama endişelerimi bir kenara bırakıp teyzemin mutlu olduğu ve bunu bir çocuk neşesiyle ifade ettiği anlara dönüyorum. O anlara bakınca onun hastalığına inanmak gelmiyor içimden.  İnsanın mutlu olduğu anları unutabileceğini hiç zannetmiyorum. İşte ben de mutlu anlarımı çoğaltırsam, ilerde unutacak bir şey de kalmaz değil mi? O zaman mutlu anılara sahip insanlar da hiç ama hiç bunamaz değil mi?

8 Ocak 2016 Cuma

Mozart in the jungle

Fotoğraf betimlemesi: Fotoğrafta gözlerini kapamış bir orkestra şefi elinde bageti ile konseri yönetirken büst şeklinde yer alıyor. Bunun altında ise Mozart In the jungle, Sex, Drugs and Classical Music yazmakta. En altta ise gece karanlığında New York'un silüeti bulunuyor.


Pek televizyon seyredecek vaktim olmuyor. İşten eve geldikten sonra oğlumun uyku saatine kadar zaman ödevler ve oyunlar ile geçiyor. Anca 10 gibi oturabiliyorum, son günlerde günde 8 saat uyumalıyım diye karar verdiğimden, kendime ayıracak sadece bir saat kalıyor. Bu bir saati de en iyi şekilde kullanmaya çalışıyorum. Eşimle ya da kıvırcık boncuk ile sohbet ederek ya da kısa süreli yabancı dizileri izleyerek.

Son zamanlarda en beğendiğim dizi “Mozart in the jungle”. Klasik müzik hep ilgimi çekerdi, çok düşkünü değildim ama ona hep saygı duydum. Onu anlayanlardan olmak istedim. Çok sevdiğim oyunculardan Gael Garcia Bernal’i de baş rolde görünce, bu dizi kalitesiz bir şey olamaz dedim. “Motorsiklet Günlüğü” ve “Kötü Eğitim” gibi muhteşem filmlerin müthiş oyuncusunu gördüğüm anda bunun benim favori dizim olduğunu anladım.

Açıkçası dizinin adından dolayı biraz şüpheli yaklaştım önce. Başta acaba müziği duyabilir miyim diye çekindim fakat anladım ki son dönem televizyonların ses dağıtımı ve kalitesi eski televizyonlar gibi değil. Belki de genelleme yapmamalıyım: Bizim evimizdeki yeni ve küçük televizyonun sesi, eski televizyonumuzdan çok çok daha iyi duyuluyor :) Sonuç olarak dizinin ve müziğinin keyfine varabildim.

Dizinin baş karakteri olan Maestro’nun orkestrayı yönetim biçimi aslında iş hayatında da örnek alınabilecek cinsten...Dizi sayesinde yaratıcılık, deha, yetenek ve yöneticilik ile ilgili olarak pek çok mekanizma harekete geçti beynimde. Yarım saatlik dizi düşüncelerimde çok daha uzun süre yer almaya başladı.
En çok da maestro ve asistanı arasında geçen şu replik beni etkiledi:
Maestro: ....görevini tamamladın mı Hailey?
Hailey: Keşfettim ve deneyim kazandım. Biraz da ilham bulmuş olabilirim.
Maestro: Hailey , bu çok güzel. Demek ki buna değmiş.


Her gün onbinlercesaniyeyüzlercedakikada milyonlarca şey yaşıyoruz. Her şey akıyor, akıyor, akıyor. Bazen bizimle, bazen ise bizden hızlı bir şekilde akıyor. Bazen iki elimize dur işareti yaparak zamanı durdurabildiğimizde; bazen gerçekten başımızı iki elimizin arasına alıp düşünebildiğimizde ne olduğunu ve neden olduğunu; işte o zaman gerçek mutluluk görmek değil midir keşfettiğimizi- deneyim kazandığımızı hatta ilham aldığımızı? İşte o zaman her şey su kadar berrak değil midir? İşte o zaman her şey buna değmiş değil midir? Tüm yaşananlar, geçip gidenler ya da kalanlar...


Değmişse ne güzel. Değdiğini düşünenlerdenseniz ne mutlu size.

5 Ocak 2016 Salı

Amaan neyse

Facebook sağ olsun, eski arkadaşlarımızın ne yaptığını ondan öğrenmeye başladığımızdan bu yana telefon sohbetleri git gide azaldı. Üzerine bir de Whatsapp gelince telefon etmeyi iyice unuttuk. Hoş, bu iş benim gibi işitme sorunu yaşayanlara ilaç gibi gelse de telefonun, özellikle de yüz yüze görüşmenin yerini hiç bir şey tutmuyor.

Bugün üniversiteden bir arkadaşımla telefonda konuştum. Üniversitedeyken çok yakın arkadaş değildik ama mezun olduktan sonra beni yılda en az bir defa aramaya başladı, biz de bu şekilde haberleşir olduk.

Bahsettiğim arkadaşımın ayağından bir ameliyat geçirdiğini öğrendim. O beni her yıl arar ya; ben de “Facebook’tan geçmiş olsun diyeceğime bir telefon edeyim” dedim. Tam 23 dakika konuşmuşuz. Üniversitede toplamda bu kadar konuşmuş muyduk gerçekten bilmiyorum. Çoluk çocuktan bahsederken konu üniversitenin ilk yıllarına geldi. Benim kabus olarak hatırladığım o ilk yıla...Yetenek sınavıyla öğrenci alınan bir bölümün, üniversite sınavıyla alınan, hem de azımsanmayacak yükseklikte puanla alınan ilk öğrencilerindenim. O yıl yetenek sınavıyla gelip hazırlık okuyan sınıf arkadaşlarımıza ve hazırlığı atlayan bizlerin yeteneksiz olduğumuza inanan hocalarımıza kendimizi anlatmaya çalışarak geçti.  Çok zor bir yıldı. Tüm eğitim sürem boyunca sonucu net olan problemler sorulmuştu bana, üniversitede ise sorulan problemlerin sınıftaki öğrenci sayısı kadar çözümü vardı. Lisede aldığım sert kuralları ve zamanlaması olan eğitimden oldukça farklıydı. Sınıf bile yoktu, stüdyomuz vardı. Stüdyo derslerinde arayı hoca vermiyor, biz istediğimiz zaman kantine gidebiliyorduk. Hoca stüdyodayken kimseye sormadan dışarı çıkabiliyorduk! Arkadaşlarımızla ve hocalarımızla konuşmak ve tartışmak serbestti. Ve bu durum, sınırlara alışkın zihnime çok tersti.

Tüm bu değişikliklerin üzerine, bir de benim üzerime oldukça fazla gelen bir hocam vardı. İlk yıl sağ olsun sınıfta başka kimse yokmuş gibi benimle uğraştı. O zamanki halimi nasıl anlatayım; 18 yaşındayken çok daha hassas ve güvensizdim. Biraz “titrek”tim. Titrek dememin sebebi üflenince bile o nefesin etkisinden çabuk kurtulamamamdı. Eğer o yılı atlatıp bölümümde kaldıysam tek sebebi kesinlikle inatçılığım oldu. Hoca benimle uğraştıkça inat ettim. İnadına devam ettim.

O yıl sınıfta oluşan hava, bende aslında çok da yetenekli olmadığım kanaatini uyandırdı. Eğitimin kalan 3 yılını bu kanaatime rağmen sınıfta kalmadan, ortalama öğrenci notlarıyla geçirdim. Düşünüyorum da, o zaman şimdiki bilincim olsaydı, potansiyelimi daha fazla ortaya çıkarıp kendimi daha iyi ifade edebilirdim. En başta da o hocanın bana yaptığı yıldırmaya pabuç bırakmazdım.

Ahhh ah, bir telefon derken ne derin konulara girdim. Düşünceler ve anılar, zamandan bağımsız ve zamanın üzerinde hareket ediyor. Yazıyı tekrar okuyup şöyle bir bakınca görüyorum ki, bir telefon görüşmesi beni yıllar, yıllar öncesine götürmüş. İşitme cihazım ve ona bağlı aygıt sayesinde yapabildiğim telefon konuşması sayesinde tamamen iyi duyduğum o yıllara yolculuk etmişim.  Aslında her şey aynı kalmış ama aynı zamanda o kadar farklılaşmış ki: Yazıyı yazarken 18 yaşıma dönmüşüm ama bir yandan ruhum ve dimağım o zamandan bu zamana bambaşka bir hale bürünmüş.


Amaaan neyse, sonuçta iyi ki yaşanan her şey yaşanmış da bu günlere gelmişim. Bu günlere gelip de bu satırları yazmışım...

Fotoğraf: Çİzilen düşünce balonunun içine Amaan, neyse yazılmış.
Düşünce balonu bir gülen surata ait olarak çizilmiş.
Bu gadget'ta bir hata oluştu
Bu gadget'ta bir hata oluştu